showinhomeTR

Beraat etmek

Beraat etmek

 

Hicri takvime göre yeni bir gün, gün batımıyla birlikte başlar ve bir sonraki gün akşam ezanı ile sona erer. Yani bugün, 17 Mart Perşembe günü akşam ezanı ile birlikte Recep 15’e merhaba diyor ve Berat kandilini Cuma akşamına kadar ağırlıyor olacağız. 

Beratın aslı beraettir. Beraet kelime manasıyla bir zorluktan, yükümlülükten  kurtulmak o zorluktan “beri” yani uzak olmak anlamına gelir. Bir diğer manasıyla borçtan kurtulmak, temize çıkmak, aklanmaktır. Beraat edenler yani ebrarlar iyilik zümresindendir.

İnsan neyden beraat eder? Onu kirleten şey nedir ki aklansın? Taharetin buradaki işlevi nedir? Niye her şeyin başı temizlik?

Önceki yazımızda Şaban ayını rıza kapısı ile birlikte okumuştuk. Rıza halinde olan insanın yaşadığı olumsuzluklara ve acılara ızdırap adı verilmez.  Sehl-i Tüsteri “Rızaya ulaşınca huzur meydana gelir. Ne mutlu onlara, akıbetleri ne güzeldir onların” (Ta’arruf 72) demiştir. Benim ızdıraptan anladığım şey insanı kendisindeki ve çevresindeki varlıklarda bulunan ilahi özden maddi manevi uzağa düşüren benlik iddiasından gelen halleridir. Bu ayrılık hali, kişiyi ve bağlantıda olduğu her şeyi ızdıraba sürükler. Bu, asıl musibettir. 

Bir de musibet anında kalbi huzurlu olan nice razı insanlar vardır. Zorluktan beri olmak da, huzursuzluğu yani güvensizliği ve imansızlığı yaratan her ne var ise (bir inanç kalıbı, koşullanma, direnç, korku, öfke, aslında nefsin türlü hallerinden gelen enaniyet) onları görebilme, görebildiklerini pişmanlık ve tövbe meclisine serinlikle ve mahcubiyetle buyur edip onlarla oturup konuşabilme cesaretini göstermektir. Kişinin aslında nasıl bir durumda olduğunu gerçekten dürüstlükle ve şeffaflıkla fark etmesidir.  Kişinin kendine “yakıştıramadığı ve nefsinin kendine konduramadığı” halleri  bir düşman ve öteki olarak görme tutumu onu ayrılık hikayesine düşürür çünkü burada taraftarlık ve fanatizm hali vardır: kişinin o anda kendisine hoş gelen hislere, hallere ve dahası “kendine yakıştırdığı hallere ve ideallere” tutunması. Yüzünü sadece ışıklı yerlere çevirip sırf metafizik dünyada eğleşerek hakikat devşirmeye çabalaması. İşte asıl musibet beşerin iç dünyasında yaşanan bu ayrılık, ikilik, parçalanmışlık, dağılmışlık ve perişanlıktır. Belki de beri durmamız, uzaklaşmamız gereken şey, bu ayrılık hikayesine sebebiyet veren alışkanlıklarımız, yargılarımız ve bütüne zarar verdiğini artık fark ettiğimiz hükmetmeye ve kontrol etmeye dayalı nefsin emirleridir. Enaniyetin ta kendisidir. Boşa dememiş büyüklerimiz “Benliğin en büyük günahındır.” diye.

Bu ayrılık hikayesine ben, benliğim ile nasıl katkıda bulunuyorum? Dünyanın içine düştüğü bu krizde, parmak salladığım ve arkasından tonla laf ettiğim kişilerden zuhur eden hallerde benim payım ne? Bu hallerden bende de olmadığını düşündürten tarafım neresi? sorularını sorma zamanı bugün. Beraat kandilinde Allah’ın tevbe kapılarını açıyor oluşu, günahların silindiğinin belirtilmesi, borçlardan kurtulma ve temize çıkma davetleri insanın kendi gölgeleriyle ve benlik iddialarıyla karşılaşabilmesi için gerekli koşulların bu gece daha derinden, güçlü ve aynı zamanda Allah’ın şefkati, merhameti ve kolaylığı ile sunulmasıdır. Daha önce belirttiğim gibi kutsal alanlar ve ritüeller insanın bu tür iç gözlemleri aracılığıyla kendi gölgeleriyle  ve nefsani halleriyle karşılaşmalarını güvenli bir alanda mümkün kılan çerçeveleri ve altmetinleri içerir.

Tevbe kapısı affedicilik kapısıdır. İnsanın enaniyetiyle karşılaşması en kötü ve pis olarak algıladığı ve sakladığı yönleriyle yüzleşebilmesi için öncelikle kendine karşı affedici olması yani kendini bir şey zannetmeyi bırakması lazımdır. Kendini affedemeyen insanlar genellikle belli bir ideale göre kendilerini var olmaya zorlayan yani bir put gibi kendilerini yontmaya çalışanlardır. Çalıştıkça ellerindeki bıçağın ucu körelir. Sonunda hiçbir şeye benzemeyen bir halde buluruz kendimizi; Yaradan’a teslim olmaktansa yaratmaya yeltendikçe. Kendi kendine sebep olduğun zorluklardan nasıl beraat edeceksin? Kendine biçtiğin sahte yükümlülüklerden ve omuzlarını çökerten yüklerden ne zaman azad olacaksın?

Beraat kandilinde edilen dualarla ve dilenen aflarla aslında bu putlardan temizlenme şansı verilir bize. Kişi kendini kolay kolay affetmez ama Allah’ın rahmeti gazabını geçmiştir. Her an Rahman ve Rahim sıflatları ile bize ihtiyacımız doğrultusunda ne gerekiyorsa vermekte ve neyi terk etmemiz gerekiyorsa onu bizden almaktadır. Allah’ın merhamet sıfatında bir eksiklik yoktur, problem insanların gönüllerinin hem kendilerine hem de tüm yaradılışlara karşı kaskatı kesilmesi; bölücülükten, çevresini yargılamaktan, kötülemekten ve defterini dürmekten müthiş keyif almasıdır. Hakkın tüm sıfatları insanda açığa çıkar. Fakat bunun için beşerin insan olması gerektir. Beşer vasfındaki mahlukatlarız ve ilahi sıfatları kendimizde perdeliyoruz; hem ağzımıza kadar benlikle ve senlikle dolu olduğumuzdan hem de hükmetmek ve saltanat davası ile Hakkın isim, sıfat ve fiillerini sahiplenip varlık ve sahiplik davası güttüğümüzden. Bu sebeptendir her işin başının temizlik olması ve temizliğin imanın yarısı olması. Hem zahiren hem de batınen. Zahirden başlamayı kendilerine yakıştıramayanların sırf batını temizlikten dem vurup kalplerinin  temiz olmasına ve zaten özlerinin pür-i pak olmasına sığınmaları belki sırf bir aldatmacadır.

İşte insan, tüm bu nefsani ve zelil hallerini kendine itiraf eder,  gönlündeki sızı ile bu hallerden mahcup ve pişman olur ve o anda elinden geldiği kadar ettiği tövbeden- kendini kırbaçlamadan ve daha fazla olmalı güdüsüyle yarış atı gibi kendini meydana sürmeden-razı olursa kendini affeder. Tövbeyi bile idealize etmişiz ya hu, el insaf. Sen beşersin, içinde kainatları taşısan da aynı zamanda-en azından şu anki mertebende- küçük bir noktasın. İnsaf et haline. Zorlaştırma işini. Merhamete gel ve kendini Allah’ın tasarrufuna bırak ve rahat et. Acziyetinle barış. Kul olana sultanlık verilir. Sultan olmaya çalışana değil.

Kişinin kendini affetmesi demek, “Allah’ım nasıl zelillikler ettiğimi gördüm, içimle de dışımla da savaşmayı bırakmaya niyet ettim.” diyip silahlarını yere bırakması ve yüzünü selamet evine dönmesidir. Kendindeki henüz olmamış yerleri ve hamlıkları kabul eden kişi affeder kendini. Affederse de kendine ve de bütüne hizmet etmeyen hallerini dönüştürmek için üzerine düşen sorumlulukları alır. Affetmek tövbe edip bir kenara çekilmek ve Allah yapsın bundan sonrasını demek değildir. Sen çekil aradan, görünsün Yaradan. Görünenlere iştirak etmektir mesele, gölge etmek değil.

Bu şekilde Beraat kandilini (hem 15 Recep’te hem de yaşam yolculuğunun tamamında yani ân-ı daimde yaşamaya gayret eden kişi) bir borç gibi üzerinde taşıdığı o hislerle karşılaşmış, yüzleşmiş, ağzının payını, yolunun azığını almış şekilde Allah’ın iradesi ölçüsünce temize çıkar ve aklanır. Abdest tazeler. Aslında onun meselesi aklanıp aklanmadığını kesin bir şekilde öğrenme çabası değildir, sonuç da devşirmez. Onun için önemli olan şey, bu eksik ve kusurlu hallerini ve acziyetini sonunda dillendirebilmesi ve hükmü ve kontrolü Gerçek Sahibi’ne vermiş olmasıdır. Gerçek Olan Tek Varlığın hükmüne girenin de, onun vereceği hükmün ne olacağına dair endişeleri, kaygısı ve hatta merakı bile olmaz. Razı olan nefs, aklanmıştır vesselam.

Aslında hep temiz olan o özün üzerindeki toz tabakası bir nebze daha kalkmıştır. Gözlerin önündeki perdeler biraz daha aralanmıştır. Gereğinden fazla açılmış olan gözlerin üzerine de giz perdesi inip onu tesettürü ile koruma altına almıştır. Bileyim, idrak edeyim, sırra vakıf olan diyen kardeşim! Kendine zulmetme, gel yolun en başına, Hz Peygamber’in “Ben ibadetin az da olsa istikrarlı olanını severim.” düsturunca haddini bilerek, minik ama kararlı adımlarla, zaten senin için halihazırda konulmuş olan yolu yürümeye gayret et. Kendi başına icatlar çıkarma, yolu sarpa sardırma. Tabi ol ve kurtul.


Terzi Baba’ya (Necdet Ardıç) göre “birinci manada berat; kişinin, Hakk’ın emir ve yasaklarına uyup bedensel boyutta yaşamını, bu kurallar üzerine bina edip isyan etmeden, günaha girmeden, her varlığa iyi bir muamele ile sürdürmesidir. Bunun karşılığında kazanacağı Rabbinin hoşnutluğu, onun berat’ı olacaktır. Bu genel hükümdür. Birinci berat günahtan, isyandan kurtulmaktır. İkinci berat ise kendinde var zannettiği benliğinden kurtulmaktır. Birinci beratı gerçekleştiren kişi iyi bir insan olur. İkinci beratı gerçekleştiren kişi ise “kendini bulan bir insan” olur.” 

“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda intak etmedikçe birra iyiliğe eremezsiniz, muhakkak ki Allah onu bilir.” Ali İmran 92

“Yüzleriniz! doğuya ve batıya çevirmeniz Berr (iyilik) değildir. Ancak berr, Allaha, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman etmek, sevdiği mallarından yakın akrabalarına, yetimlere, fakirlere, yolculara, dilencilere ve kölelere dağıtmak, namaz kılmak, zekat vermek, söz verdiği zaman sözünde durmak, sıkıntılı zamanda zorlukta ve sıkıntıda sabretmektir. İşte bunlar doğru kimselerdir ve bu kimseler muttakilerdir.”  Bakara 177

Terzi Baba’ya göre: “Ber’at gecesi sadece senede bir defa gelen bir gece değil “kendine ulaşma” yolunda büyük bir aşamadır. Kişi kendine ulaşamazsa Hak’ka da ulaşmasına yol yoktur. Birimsel varlığın Hak yolunda en büyük engeli kendine ulaşamamasıdır. İşte bu nedenle burası bir yol ayrımıdır. Burada ya benliği ile hayatını sonuna kadar sürdürür, Hak’tan ayrı düşersin veyahut kendini aradan kaldırır, gerçek batını “berr”e ulaşır beratını alırsın: İşte o zaman kıblen değişir, gerçek kıblene dönersin. Özel hitapların gelmeye başladığı yer burasıdır. Onun için Kuran-ı Keriym bu gecede dünya semasına inmeye başlamıştır, bir başka ifade ile senin gönül semana ilahi hakikatler inmeye başlar.” (Mübarek Geceler ve Bayramlar)

“Ey tatmin olmuş, huzur bulmuş nefs! Sen ondan razı o da senden razı olmuş olarak Rabbine dön” (Fecr 27-28)


 

Bu gece aynı zamanda yaradılanların senelik rızıkları ve ömürlerinin takdir edildiği söylenir. Bizim işimiz, Allah’ın takdiratına tesir etmeye çabalamak değil, onun takdir ettiği şeyin tesirine girebilmek için kendimizi temizlemek yani boşaltmaktır. Boşal ki açılsın senden ilahi tecelliler. Bugün, geri kalan ömrünün ilk günü değil mi zaten? Bu bilinçle yaşayanlara ibn’ul vakt, vaktin çocuğu denmiyor mu? Sen de, vakit her neyi gerektiriyor ise, kendi planlarınla bu hükümlere gölge düşürme ve hangi vazifen var ise onu tut. Yani kendi işine bak. Gönlüne hoş gelen ilham ve manalar, inşallah nasibince o küçük gibi görünen vazife ve ibadetlerin içinden açılıversin.

Sen yeter ki yüzünü kıblede tutmaya gayret et. Bak, bu gecenin ertesi günü Kudüs’ten Mekke’ye dönecektir kıblenin yönü. Yani çokluk tecellisinden teklik tecellisine. Mekke, zat tecellisidir. İsim, sıfat ve fiillerin bir araya geldiği o noktada, o Muhammedi ahlakın potasında eriyebilmek ve çokluğun içinde sadece ama sadece O’nu görmek duasıyla.

Bu gece kendinle en savunmasız ve samimi bir yerden buluşmaya ve sendeki O’ndan razı olmaya niyetli misin? 

Ne demiş Bursalı Aşık Yunus:

İlâhî cennet evine  Girenlerden eyle bizi
Yarın orda cemâlini  Görenlerden eyle bizi
Mahşerde halk ola üryân  Çok yürekler ola püryân
Arşın gölgesinde seyrân  Edenlerden eyle bizi
 
Yâ Hayy ü Yâ Kayyûm Samed  İhsânına yokdur aded
Firdevs bahçesinde ebed  Kalanlardan eyle bizi
Şu dünyânın cefâsı çok  Kimi aç gezer kimi tok
Şol mîzânda sevâbı çok  Gelenlerden eyle bizi
 
Bakma dünyânın vârına  Düşüp dâim Hakk yoluna
Berâtını sağ eline  Alanlardan eyle bizi
Mü’minlere rahmet ola  Münâfıklar mahrûm kala
Yûnus eydür doğru yola  Gidenlerden eyle bizi
 
Bursalı Âşık Yûnus
Kuddise Sırruh
Aşağıdaki linkten,  çok sevdiğim Muzaffer Özak Efendi’nin zikir meclisinde bu ilahiyi dinleyebilirsiniz.

https://defter-i-ussak.blogspot.com/2017/12/ilahi-cennet-evine-girenlerden-eyle-bizi.html

Beratını sağ elinden alanlardan olmak duasıyla, hayırlı kandiller diliyorum tüm taliplilere.

“Ha mim. Apaçık olan Kitap’a and olsun ki. Biz onu, kutlu bir gecede indirdik. Doğrusu biz, insanları uyarmaktayız. Katımızdan bir buyrukla her hikmetli işe o gecede hükmedilir. Doğrusu biz öteden beri peygamberler göndermekteyiz. Eğer kesin olarak inanırsanız bilin ki, bu senin Rabbinden göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbinden bir rahmettir. O, işitendir, bilendir. O’ndan başka ilah yoktur, diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz önceki babalarınızın da Rabbidir.” (Duhan, 1-8)

Şaban Ayı ve Rıza Kapısı

Şaban Ayı ve Rıza Kapısı

Şaban Ayı ve Rıza

Hakkın ve hakikatin, belli ritüeller ve geleneklerle hatırlandığı alanlar, sembolik manada güçlü bir etkiye sahiptir. Zihnimizin ötesindeki o bilinmez (bilinip de unutulmuş olan ) alana dokunma şansını verirler bize.

Diğer dinlerde ve kadim geleneklerde olduğu gibi İslam dünyasında da kutsalla karşılaşma alanları olarak belli günler ve süreçler vardır. Üç aylar da bunlardan biridir. Recep, Şaban ve nihayetinde Ramazan ayları bir bütün olarak insanı sembolik bir yolculuktan geçirir. Diğer aylarda odak noktası dünyevide olanlar bu sembolik alanın yardımıyla yüzlerini kutsala ve kutsalın yansımalarına çevirir.

Hakikate doğru giden yolda bir yolcunun üç kapıdan geçtiğini hayal edelim. Niyet, rıza ve şahitlik. Recep ayı niyet kapısı; Şaban ayı rıza kapısı; Ramazan ise şahitlik kapısı şeklinde eda edilebilir.

Rızanın Amansız Sevgisi

Şaban ayının içerisindeyiz, bu vesileyle rıza kapısından bahsedeceğim. Bir sonraki yazıda da Beraat Kandilinin önemini anlatmaya çalışacağım.

İlk olarak rıza kelimesinin manasına bakalım. Rıza tasavvufi bağlamda birçok seviyede kullanılıyor. Örneklerden ilkini Rabia Anamızdan bir alıntıyla vermek istiyorum:

Süfyan Sevri, Rabia’nın yanında ‘Allahım benden razı ol! diye niyazda bulunur. Rabia da ona şöyle der: ‘Kendisinden razı olmadığın Zatın rızasını nasıl isteyebilirsin? (Şehide, 109) Rabiaya ‘Kul ne zaman razı olur?’ diye sorarlar. O da ‘Nimete sevindiği kadar musibete de sevindiği zaman’ cevabını verir. (Şehide, 124). Günümüzde yaşanan krizlere farklı bir bakış açısı sunuyor değil mi?

Psikanalist yazar Marion Woodman’ın Leaving My Father’s House kitabından bir bölüm, krizlerle ve aslında acı olan ilişkimizi daha derinden açıyor:

“What do you think this love is about dear? Being kind? Being a good person? Being nice and pleasant? You are a fool to think this love is soft, woman. When you live this love you will be as ruthless with others as I am with you. When I see you with my X-ray eyes, you are released into your essence. Do you want essence or illusion?” I know that Nellie’s love forces me to face the negative side of my own shadow. I often feel like a puppy with its nose being rubbed in its own shit. Nellie forcefully tells me my nasty secrets, my horrid, greedy, power-hungry, terrified little self. Yet I never feel guilty or unloved. It is only when I face these aspects of myself straight on that I can choose not to let them into my life. When I don’t face them, these despicable qualities unconsciously rule me. I become self-serving and believe that I am life-serving. And I Project my shadow out into the World, polluting it with my own darkness.

I begin to see that this love is a ruthlessness of the heart that profoundly respects Life as it is. It allows for the seperation of death, which in turn creates space for new life. This is the love of my compost pile in the backyard. It is the mystery that takes the rot of life and transforms it into food for the rose. Only roses with good composting soil create perfume in their blossoms. I dont want to see the rot, neither does anyone else. However, if I cannot respect the function of the rot, I cannot respect the function of the perfume of the rose. In this love, life and death are turning points in the process of living.” (s. 175-6)

(Bu sevginin nasıl bir şey olduğunu düşünüyorsun canım? İyi biri olmak mı? İnsanlara hoş ve nazik davranmak mı? Bu sevginin yumuşak bir şey olduğunu düşünmekle aptallık ediyorsun. Sana şu anda nasıl “amansız” davranıyorsam bu sevgiyi yaşadığında sen de onlara karşı o kadar “amansız” davranacaksın. Sana x-ray gibi delip geçen gözlerimle nazar ettiğimde, seni özüne açıyorum. Özü mü istiyorsun yoksa illüzyonu mu?

Nellie’nin sevgisinin beni kendi gölgemin negatif taraflarıyla yüzleşmem için zorladığını biliyorum. Sık sık kendi pisliğine burnunu sokan bir köpek yavrusu gibi hissediyorum. Nellie celalli bir şekilde bana en pis sırlarımdan, korkunç, açgözlü, güce susamış ve korkudan titreyen küçük benliğimden bahsediyor. Ama asla suçlu ya da sevilmemiş hissetmiyorum. Ne zaman kendimdeki bu taraflarla doğrudan yüzleşirsem işte o zaman onları hayatıma almamayı seçebiliyorum. Onlarla yüzleşmediğimde bu hakir özellikler bilinçaltımda beni kontrol ediyor. Kendi egoma hizmet eder hale geliyorum ve bunu yaparken hayata hizmet ettiğime inandırıyorum kendimi. Ve kendi gölgemi dışarıdaki hayata projekte ediyor ve kendi karanlığımla onu kirletiyorum)

(Bu sevginin hayata olduğu gibi saygı duyan kalbin aman vermezliği olduğunu görmeye başlıyorum. Ölümün koparışına izin veriyor ve karşılığında da yeni bir hayat için alan yaratıyor. Bu sevgi arka bahçemdeki kompost yığını gibi. Hayatın çürümüş yanlarını alıyor ve güller için onu besine dönüştüyor, nasıl bir gizemdir bu! İyi kompost toprağında yetişen güllerin tomurcuklarında güzel kokular açığa çıkıyor. Ne ben ne de diğerleri çürümüş şeyleri görmek istiyoruz. Fakat çürümüşün işlevine saygı duymazsam gülün kokusunun işlevine de saygı duyamam. Bu sevgide yaşam süreci boyunca hayat ve ölüm dönüm noktaları)


O halde bize çürümüş yanlarımızı gösteren ve kompost toprağımızı kürekleriyle alt üst eden krizler ve acı vesileleri kimler ve neler hayatlarımızda? Güllerimizin mis kokularını besleyen bu bahçıvanlara ne şekilde rıza gösteriyoruz? Nimete de musibete de aynı derecede ve aynı kabulle bakmak nasıl olurdu? İslam geleneğinde buna itidal deniyor. Orta yolu tutmak; ne ifrada ne de tefride kaçmadan. Vasat bir yerde olmaya, vasat bir insan olmaya gönüllü olmak. Pozitif ya da negatif bir uçtan sivrilerek görünür olmaya çalışan biz çağın insanları için ne kadar da sıkıcı ve sıradan bir teklif değil mi?

Rızanın karşı tarafa, kutsal atfettiğimiz güç (lere) ya da bize acı veren hadiselere gösterilen pasif bir tutum olduğunu mu düşünüyoruz? Bunun sebeplerinden biri muhtemelen sadece iyi, mülayim ve hiçbir şeye itiraz etmeyen bir insanın, dört dörtlük manevi hali ile, tüm günahlardan arı bir şekilde “aydınlanarak” teslimiyette olabileceğini düşünmemiz. Ne de olsa gülün kokusunun topraktaki gübreden geldiğini unutma eğilimindeyken Allah’a yakınlaşmanın da hep ışığa doğru koşmak olduğunu hatta ışık haline gelmek olduğunu zannedebiliriz. Nurun aslında zulmetle, cemalin celal ile el ele gittiğini anlamak istemeyiz. Karanlığımızın sorumluluğunu almak yani eksik ve kusurlu taraflarımızla yüzleşmek, nefs-i emmarenin getirdiği hallerimize bakmak Nur’a doğru koşmaktan, koştukça ışıkla uyuşmak ve körleşmekten daha zordur.

Şefkat, acı ile bağlantı kurma kapasitesidir. Acıyı ızdıraba dönüştüren şey, nefsin dirençleridir.

Kötülükler nefsimden, iyilikler Rabbimden.

Uyanmak daha çok hissetmek demek. Daha çok hissetmekse, kırılganlıkla ve alçakgönüllülükle barışma gayreti. Yani mümin olabilmektir. Bu noktada ne demiş Hz Muhammed (sav) “Dünya rahat yeri değildir.” Bu yüzden kandil gecelerinde tövbe ederken ve sabaha kadar tespih çekerken, bu ibadetleri yaparken devşirdiğimiz halin ve niyetin durumuna göre aslında bir yandan da rızadan uzaklaşıyor olabileceğimizi görmeyiz. Kirli zannettiğimiz ruhlarımızı sabaha kadar arındırma ve kendimizi sevgiye layık kılma çabalarımızla bu kutsal anları aslında daha da dünyevi hale getiriyor olabilir miyiz? Bu çabaların beslendiği çekirdek inanç sevginin sadece ışıklı bi r şey olduğudur. Çaba karşılığı dışarıdan kazanılan ve devşirilen bir şey olduğudur. Sevginin bir ticaret metası haline getirilmesidir. Koşulsuz olan ve doğamızda içkin olan o İlahi Sevginin bu inançlarla daha da toprağın derinliklerine gömülmesidir. Perdelenmesidir. Sevgiyi bir yandan perdelerken öte yandan ikilik içinde, ayılıkta aşk şiirleri okumaktır. Aşık maşuğun peşinden koştukça, aralarına fersah fersah mesafelerin girmesidir. Aşığın aslında başından beri maşukta olduğunu idrak edebilmesi için kendini ayrılığa düşürmesi ve tekrar vuslata erme çabasıdır. İçinde olduğum ayrılığa ve karanlığa razı mıyım?

Kul, sevilmediği, sevgiye layık olmadığı için, İlahi sevgiyi dışarıdan kazanmak için, O’na bir şey sunması/rüşvet vermesi gerektiğinden ibadet etmeye teşvik edilmez bu gece. Sevme ve sevilmeye dair inançlarından, kendi kendine kurguladığı hikayelerden, sıkı sıkıya tutunduğu ve tutulduğu benliğinden ve bu benliğin yazıp çizdiği ve sahiplendiği din ve maneviyat hikayelerinden, kendi kendine tapındığı zihin ve ilham putlarından beraat etsin diyedir bu davet. Seni, her an sana özel olarak sunulan türlü ilahi lütuf ve hediyelere kör ve sağır eden, verilenlere burun kıvırmana ve bunları elinin tersiyle itmene sebebiyet veren şeyler her ne ise, işte onlardır tövbe etmeni gerektirenler. Alıcı olamamandır, müteesirlikle, tesir altında kalmakla barışamamandır. Ve işte tam da bu şeyler, nefsi emmarenin ve hatta levvame ve mülhimenin (yani gönlüne akan ilhamlara da fazla bel bağlama kardeşim!) tavırları, enaniyeti ve gölgeleri, işe başlaman gereken yer. Ne tuhaftır ki kişiler ya kendilerini tamamen işe yaramaz ve kıymetsiz görüp, sevgiyi kendilerinden dışarıda bir yerde arayarak ikilikte dönüp duruyor ya da kendilerinin sırf sevgi ve İlahi öz olduğu noktasına fazlaca sarılarak (bir insanın ego tarafı olduğunu es geçerek) nefsani hallerini, eksikliklerini, kusurlarını ve bunlardan zuhura gelen günahları ve şerleri en başından meşrulaştırıp nedamet ve pişmanlıktan tat alamaz, bu yüzden de tövbe edemez hale geliyorlar. Sadece bu halleri gözlemleyip, halin gelip geçmesine izin verme tavrı maalesef nefs-i emmareden yani narsisistik egodan gelen enaniyet hallerini hem normalleştiriyor hem de bu hallerin yarattığı cehennemi harlıyor olabilir mi?

Pişmanlık ile suçluluk duygusu arasında ince bir çizgi var. Muhtemelen narsistik egonun ya da razı olamamış nefs boyutlarının maharetle kullandığı sabote yöntemlerinden biri de, kişiyi tam pişman olacak iken suçluluk duygusu ile kilitlemesi, ağırlaştırması ve onu nefes alamaz, elini kolunu kaldıramaz bir duruma sürüklemesi. Hal böyle olunca, kim günahları ile karşılaşmak ve söyleşmek ister ki?

Pişmanlık denilen o yürekteki ince sızı, kişiyi suçluluk hissine gark etmez. Tam tersi, zaten beşer boyutundan dolayı düşmeye ve hata işlemeye meyilli olduğunu yani düşmez kalkmaz bir Allah’ın olduğunu en başından kabul eden müslüman için hata işlemek kaçınılmaz bir durumdur. Bu yüzden Allah’ın hükmüne tabi olur ve kendi kendine bir kişisel gelişim planı yazıp keyfine göre maneviyat devşirmeye kalkmaz.

“Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tövbe eden kullar yaratırdı.”(Müslim, Tevbe, 9, 10, 11).

Bir müslüman, mükemmellik ve aydınlanma iddiasının peşinde değildir. İslam tasavvufu yolu bir şey olma değil olduğunu zannettiklerini bırakma yoludur. Bu yüzden odak noktamız becerdiklerimizden ziyade (ki onu beceren fail kimdir? Bu kimin başarısıdır?) yapamadıklarımız üzerindedir. Bu hal kişiye umutsuzluk vermez. Tam tersine, nasıl bir hal üzere olduğunu serinlikle görür ve vesveselere de kulak vermez ise, düştüğü ve hata yaptığı her an yakasına mahcubiyet nişanını takar ve yüzü ve gözü alçaklarda gezinmeye başlar. Önceden gözlerini göklere diktiği ve burnunun dikine gittiği halde…Önceden bu halleri kendine yakıştıramaz iken… Kibir, onu maneviyat üzerinden de vurur iken. O halde, önce nefsinle başla çalışmaya, hakikat ve metafizik peşinde koşan talip. Taharet almadan, İbn Arabi okumaya kalkarak nefsine zulmettiğini bilsen.

Haddimizi bilmek kadar şefkatli bir tavır var mı acaba?

Burada kulluk tavrı devreye girer. Zaten hiçbir zaman İlahi olanı tüm boyutlarıyla bilemeyecek olmanın (zat mertebesi tüm bilişlerin üzerinde) getirdiği bir iddiasızlık hali ile kişiye, Bilenin de Bildirenin de Bilginin de kendisi olmadığına dair bir idrak tattırılır; o sadece tüm zuhuratların bir araya geldiği ve görünür olduğu bir sahnedir. Tabi ki, benliğini aradan çekebildiği sürece. İlahi tecellileri çoğu zaman parazit ve cızırtılı bir kanaldan sahneleriz.

“De ki: Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret eder. Çünkü O, çok affedicidir, merhamet ve ihsanı fazladır.”(Zümer, 39/53)

İşte kulluk, ben ve benim tavırlarından soyunmak ve o çok değerli ilahi özü ve emaneti taşırken bir yandan da bu özü ve emaneti nasıl da perdelediğimi gözden kaçırmamaktır. Gücünün yetmediği yerlerde-ki çoğu zaman böyledir, o güç kimindir-kontrolü elden tekrar tekrar bırakmak ve “Allah’ım bu iş benim yapıp çatmamla olacak şey değil, zaten kendi usulümce yapayım derken iyice birbirine karıştırdım, sana havale ediyorum” diyip Allah’a sığınma tavrını ortaya koymaktır. Buna istiaze derler. Allah’a sığınmak-ama neredeki Allah’a? Buraları da kaçırmamak gerekir- oldukça aktif bir tavırdır ve iradeni ona teslim etmek, büyük bir irade gücünü gerektirir.

Taharet yani temizlik meselesinden dem vurmuşken, Şaban ayının bol bol oruç tutma ayı olduğu söylenir. Aslında oruç tutma vesilesiyle hem bedenen hem de ruhen içimizde taşıdığımız ve biriktirdiğimiz kompost yığınına bakmaktan kaçınmaktan ziyade, onu gözlemleyip, şu ana kadar kendimizde hep kaçtığımız, ötelediğimiz, arınmaya çalıştığımız o özelliklerin aslında bahçemizde güller yetiştirmek için dönüştürülebileceğini görsek? Yani eksik ve kusurlarımıza tövbenin bize bambaşka kapılar açabileceğinin ümidini merkeze alsak? Nefsani hallerimize burun kıvırıp, kendimizden öte bir yerlerde konumlandırmak ve acımasız bir yargıç gibi nefsin kellesini koparmaya çalışmak, kişinin o halleri kendine yakıştıramaması değil de nedir? Bu da kişiyi nefsimle mücadele edeceğim derken daha da manevi kibre sürüklemez mi? Razı ol kardeşim, şu anda hangi hal üzerinde isen kabul et. Yalnız, burada nefsin kullandığı bir çeldirici daha var ki, eksikliklerine razı olmanın, onları kabul etmek olduğunu düşündürtür. Hayır, sen o hallerden razı değilsin; beşer olduğuna, şu anda muhtaç ve zelil bir durumda olduğuna razısın. Yani kendini bir şey zanneder iken aslında o zannettiğin şeyin kıyısından köşesinden geçmediğine dair bir ayıklığa ve uyanıklığa, paniklemeden, isyan etmeden, kaçmadan, donmadan, acıyı ajitasyona bağlamadan, arkadan bir arabesk çalmadan rıza göstermekten bahsediyoruz.

Oruçlu olmanın gerçekten de derin bir gözlemleme hali olduğunu tecrübe etmeye gönüllü olsak? Aslında rıza olmadan oruç tutmanın tam olmayacağını bilsek? Oruç tutarken hassaslaşan bedenimizin ve ruhumuzun, alışkanlıklarını ve günlük rutinlerle ilişkilerini ayan beyan görüp kendimizi pataklamayı ve suçluluk duygularıyla ezilmeyi bıraksak? Seccademizi ağlama duvarına döndürmek yerine sevginin o aman vermez tarafsızlığıyla ve bütünsel bakışıyla melodramdan uzak ama gerçek bir samimiyetle özümüze kucak açmanın ferahlatan göz yaşları ile abdest alsak? Ondan önce bize açılan kucağa kendimizi bırakmayı yani kul olmayı denesek? İftarımızı bize Hakk’ın sunmakta olduğu müthiş sevgi ve şefkati yudumlayarak açsak?

Sevgiye oruçlu olmayı artık bıraksak?

Nasıl olurdu?


Rıza kelimesinde derinleştiğimize göre neden bu rızayı Şaban ayıyla ilişkilendirmek istediğimi yazabilirim.

“Receb tevbe, Şaban mehabbet, Ramazan da kurbet (Allah’a yakınlaşma) ayıdır. Ayrıca Receb hürmet, Şaban hizmet ve Ramazan da nimet ayı olarak tarif edilir.

Zünnun Mısri: “Receb ekim ayı, Şaban sulama ayı, Ramazan ise ekileni biçme ayıdır. Herkes ektiğini biçer ve yaptığının karşılığını bulur. (Gunye, I, 178)”

Tüm bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere Recep ayında kutsal üç aylar dönemine girme isteğiyle bize hizmet etmeyenleri geride bırakmak ve yenilerini ekmek şeklinde açılan niyet kapısı var. Recep’ten sonra gelen Şaban’da ise ekilenlerin gözetilmesi ve niyet üzerine hareket etme hali var. Tohumları sulama süreci var. Niyetteki bu hareketliliği sağlayan rızadır, muhabbettir. Niyetine razı olmayanlar, niyeti tutan kaynağa razı olmayanlar, niyetiyle ortaya koyduğu ürüne razı olmayanlar, niyeti gerçekleştirme yolunda karşılaşılan musibetlere, zorluklara ve celale razı olmayanlar, sert esen rüzgarın yanaklarını okşamasına izin vermeyenler, yağan yağmurun altında ıslanıp ferahlamaya gönüllü olmayanlar, karın altında kalmaya cesareti olmayanlar o niyetin meyvelerini de devşiremezler.

Bu yüzden Şaban ayı rıza dairesinde ekim biçim ayıdır, ekim biçim mevsiminin nimetlerine de musibetlerine de göğüs germek dahası göğüsleri genişletip ferahlatmak ayıdır. Kendi iç bahçemizde bahçıvanlığa durmak ve kompost toprağında çalışmaya devam etmektir. Toprağa sadece tohumları ekmek yeterli değildir. Üç aylardan ikincisi, iki ayı ve süreci (ekim-hasat) birbirine bağlaması açısından önemlidir.

“Şaban kelimesi beş harftir: Şin, ayn, ba, elif ve nun. Şin şereften; ayn ulüvvden (yücelik), ba birrden (iyilikten), elif ülfetten, nun da nurdan gelir. Bütün bu bağışlar, bu ay içerisinde Allah tarafından kula verilir. O, hayırların açıldığı, bereketlerin indiği, hataların terk edildiği, kötülüklerin örtüldüğü, salavatların çoğaldığı bir aydır. (Gunye, I, 188) (Metinlerle Tasavvuf Terimleri sözlüğü, s.797-8).”

Şaban ayını hakikatiyle ve kolaylığı ile idrak ettirilmek nasip ola.

Bela Köyünün Fanileri

Bela Köyünün Fanileri

Yeni yılın ilk ayından herkese merhaba!

Hepimizin içinde bulunduğu çağın kabul ettiği bir zaman anlayışı var. Bunun yanında farklı zaman akışları da var. Zaman dediğimiz olgu, kırılıyor, bükülüyor, eğiliyor.

Ayın döngülerine göre seyreden hicri takvime göre ise yeni yılın ilk ayının içerisindeyiz. Yani Muharrem’in.

Muharrem; haram olan demek. Yani gizli ve  mahrem olmayan. Herkese yüzünün örtüsünü açmayan bir gelin gibi bu ay. Onun hakikatinin peşine, özenle, sabırla ve hasretle düşen aşığını bekler. Ona aşık olmayanın özensiz, düzensiz, istikrarsız dokunuşları, bakışı, kokusu, dokusu onu incitir yani haramdır çünkü mahremi değildir. Dişil alan tıpkı rahmin içi gibi karanlıktır, gizlidir, tesettürlüdür, Hakk’ın el-Settar isminin açıldığı mekandır. Buraya, gerçekten onun peşine düşen erler kabul edilir. Ona sadakatle ve aşk ile hizmet eden erler, bu haremin hem hizmetkarı hem de sultanı olur. Ondan başkasına dişilin alanı haramdır onun gözlerine, kulaklarına ve idrakine kapalıdır; kişi o alana dair zanları ile hareket ettiği için zararda ve ziyandadır. Haramın manası budur. Tam bir aldanış ve aldatış.

Rahim tarlasında, aşkın eliyle sıfır noktasından bir tohum ekilir ve can yeşermeye başlar o karanlıklar aleminde, ab-ı hayat ile. Muharrem ayı da böyledir. Bu aya dair rivayetlere baktığımızda aslında hepsinin ortak bir temayı paylaştığını fark etmek zor değildir:

– Hz. Âdem’in işlediği günâhtan sonra tövbesinin kabul edilmesi,

– Hz. İdris’in diri olarak göğe yükseltilmesi,

– Hz. Nuh’un gemisinin tufandan kurtulması,

– Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması,

– Hz. Yakup’un oğlu Yusuf’a kavuşması,

– Hz. Eyyub’un hastalıklarının iyileşmesi,

– Hz. Musa’nın Kızıldeniz’den geçip İsrailoğulları’nı firavun’dan kurtarması,

– Hz. Yunus’un balığın karnından çıkması,

– Hz. İsa’nın doğumu ve ölümden kurtarılıp göğe yükseltilmesi,

– Hz. Muahmmed’in Mekke’den Medine’ye hicreti,

Yaşanan sıkıntılı bir süreçten, kriz halinden, bırakıştan, yitirişten, bitti denilen yerden yeni bir hayatın, şifanın, buluşmanın, birleşmenin baş göstermesidir yukarıda yaşananların ortak paydası. Fenadan sonra beka derler tasavvuf geleneğinde buna. Yani ölmeden önce öldükten sonra erişilen gerçek canlılık ve hayat. Zaman düzleminin sıfırlanması ve her şeyin yeniden başlaması. Yeniden, yeniden ve yeniden. Zaten böyle olduğunun farkına varılması ve bu daimi yenilenişe teslim olunması.

Bu sıfır noktasında iyinin ve kötünün; dostun ve düşmanın; bilgenin ve cahilin; günahın ve sevabın; madde ve mananın ortasında, çizgisel zamanın durduğu, unsurların tesirinden özgürleşmiş bir dem vardır. Kişi, burada geçmişin ve geleceğin hükmünden özgürleşmiştir. Anın içindeki bölünmez akışta köklerini salan bir çiçek gibidir. Kokusu da zamanlar ötesine sirayet etmektedir.

Ne zaman bu deme biraz yüzümüzü dönsek, bir nebze hatırlasak anda olmanın zevkini, parmak uçlarımızı gezdirsek üzerine kazınmış olan sırların, sıfırlanıyor bildiğimizi zannettiklerimiz. İçimizi sancıtan, kalbimizi buran sanrılarımız. Sahibinden geliyor. Sahibine dönüyor.

İkinci baharlar, verilen ikinci şanslar katman katman önümüzde açılmaya başlıyor:

Hiç ölmeyeceğini düşündüğümüz sevdiğimizin fani olduğunu idrak ettiğimiz o an; 

Vücudumuz ateşler içinde yanarken yatak döşek yattığımız akşamlar; 

Cayır cayır yanan ormanların kızıllığı yüzümüze vururken;

Seller içinde kaybolan o köyün sakinlerinin sesinde boğulurken;

Bir anda yakalandığımız deprem ayaklarımızın altındaki zemini beşik gibi sallarken

İşte o zaman sıfır noktasındayız. El değmemiş, üzerine kelam edilmemiş, o haremin içindeyiz. Perdenin aralanmaya başladığı sahnedeyiz. Dişilin mahremiyiz. Anın içinde artık, tesettürü tek bir hamlede yırtan ses ile aşkımızı ilan edebiliriz.

Alıştığımız düzenin, inandığımız hikayelerin, vazgeçilmez olarak tutunduğumuz şeylerin (putların) bir anda, acı ve şok yaratan kesintiye uğradığı o noktada, bambaşka bir gerçekliğin davetini aldığımız andayım. Vefasızlığın, sadakatsizliğin, ordan oraya savrulmanın, halden hale geçişin (daha doğrusu halden hale geçişten dolayı etkilenişin) sona erdiği yerdeyiz. Ruhumuzun verdiği sözü hatırlamışız. Bir kez daha. Bir daha unutana kadar.

Bu ay yaşadığımız “krizler”, ölümler, kapanışlar, bitişler bizi böyle bir hareme davet etmekte ve bu haremin sakinlerini anda mesken tutmak konusunda terbiye etmeye çabalamakta diye hissediyorum.

Anda mesken tutmanın adabı şüphesiz eşhedü’den yani şahitlik ibadetinden geçiyor. Şahitlik etmek ifadesini uzun zamandır duyuyoruz. Bu ibadet bana kendini farklı dinamikleriyle her geçen gün biraz daha açıyor.

Şahitliğin, kendimi (kendim zannettiğim şeyi) belli bir mesafede konumlandırarak, gözlemlediğim şeyle etkileşime girmeden, onu objektif bir yerden seyreylemek ve olanın gelip geçmesine izin vermek olduğunu düşünebilirim. 

İslami gelenek bana şahitliğe dair başka bir kapı daha aralıyor: eşhedü

Derler ki arifler, etrafındakilerin acılarına da sevinçlerine de burun kıvırmadan, dudak bükmeden, en derinden iştirak ederlermiş. Ne demiş Hz Muhammed (sav): “Diğer müminlerin dertleriyle dertlenmeyen ve onların acı çekmesinden acı hissetmeyen kişi gerçek mümin değildir.” Mesele, çevremizde (ve onunla bağlantıda olduğumuz için aslında bizde de) olan bitenlere, savrulmadan, onların tesirine girmeden, onlara “varlık” vermeden, dallarımız rüzgarla dans etse de ağacın gövdesi gibi ayaklarımız köklü bir şekilde merkezden katılmak. Bize ardı ardına çarpan tecelliyat ve hissiyat dalgalarının izafi ve gelip geçici olduklarının kalbi eminliği ile onları sırf bu gelip geçiciliğinden dolayı “değersizleştirmeden”, her bir misafiri gerçekten Tanrı misafiri gibi kıymetiyle ağırlamak, iyi bir mihmandar olmak olabilir mi şahitlik ibadeti? Tüm gelenlerin hakkını vererek, onlara bütünüyle, bütünlükle (kemalden) iştirak ederek, gözlerinin içine bakarak, ellerinden tutarak. Denizin dibine kadar içinde kalarak, yine de ve belki de bu yüzden dalgaların sürükleyemediği bir halde onlarla dansa durarak. Hem müthiş sabit hem de müthiş dinamik. Esnek dayanıklılık denilen şeyin bu şahitlik ibadeti ile ilgisi olabilir mi?

Bu tür bir şahitlik için kalbin tüm açıklığıyla, tüm kırılganlığı ile özellikle acının olduğu alanlarda mevcut olmasına şefkat ve merhamet diyorum. İslamiyet’in merkezindeki Rahman ve Rahim anlayışının şahitlik pratiğine yansıması aslında bu kırılgan alandaki şefkatten ibaret. Dağın tepesinden, “yargısız” ve “objektif” gözlerle olanı sadece seyreylemek ve “bu onun hikayesi ve sorumluluğu demek” değil, pazar yerinin tam ortasında, ateş hattının üzerinde, olanın tam da içinden “bu bizim aslında birin hikayesi” diyerek iştirak etmek olabilir mi eşhedü?

Bu tür bir şahitlik halinin en yakın arkadaşı da yas. Onca şahitlik edilen şeyleri sindirmeyi, bütünlemeyi ve hazmetmeyi sağlayan şey yas tutmak. Acıyı bal etmenin yolu.

Muharrem ayının alametlerinden biri de yastır.

Hz Muhammed’in (selam olsun) ehl-i beytim yani evimin ehli dediği, gerçek İslam’ın hakikatinin taşıyıcıları olan beş kişiden (Hz Muhammed, Hz Fatıma, Hz Ali, Hz Hasan ve Hz Hüseyin) sonuncusu, torunu Hz Hüseyin’in, İslam halifeliğini ve dünya saltanatını elinde tutmak hırsı ile kendilerini müslüman olarak tanımlayan Yezid ve taraftarları tarafından Kerbela’da, yanındaki akrabaları ile öldürülmesinin yası tutulur. Yani bu grup, inandığını iddia ettikleri peygamberin torununa türlü işkencelerle zulmetmişlerdir. Pekala, günümüzdeki yaygın İslam anlayışı, Kerbela’daki hangi cephenin mirasıdır? Buraları çok iyi düşünmek lazımdır.

Şehitlik ve şahitlik arasındaki bağlantıyı da.

Bu hadiseyi tüm detayları ile yazan ve bu şekilde bir ağıt metni ortaya koymuş olan Fuzuli’nin Hadikatü’s Süeda’sı, geçmişte çeşitli dergahlarda Muharrem’in ilk 10 günü boyunca okunur ve hem İslamiyet için önemli bir dönüm noktası olan bu olay tefekkür edilir hem de yaşananlar anılarak yası tutulur, gönüller olabildiğince açık ve kırılgan vaziyette bu acıya şahitlik edermiş; aslında geçmişte yaşanmamış, hala gözümüzün önünde cereyan eden Kerbela olay(lar)ına.

Biz de Aslına yolculuk grubumuz ile ilk 10 gün bu eseri okuduk ve gönlümüzde birçok farkındalığın yükseldiğine şahitlik ettik. Hem orjinal İslamiyet’in hakikati ve dejenerasyonu hem de yas tutmak meselesine dair. Hepsini yazmak burada mümkün olmasa da en azından önemli konuları sizinle paylaşmak istiyorum.

Fuzuli öncelikle bu eserde bela, cefa, eza, mihnet, felaket gibi kelimeleri sıkça kullanıyor. İlk bakışta insanı epey rahatsız edebilecek ve iç karartabilecek bir okuma gibi gelse de neden böyle bir tepki geliştirdiğimize bakmak çok faydalı oldu. Ve şunu fark ettik: olumsuz gibi tınlayan bu kavramların yanına Fuzuli, olumlusunu da koyuyordu yani metnin bir diyalektiği vardı. Cemal ve Celal sıfatlarının, doğum ve ölümün birlikte işlediğinden çokça dem vurduğumuzdan, bu diyalektiği, zehir ve panzehirin yan yana nasıl da edebi bir şekilde verildiğini görmek hayranlık uyandırıcı idi. Burada hangi tarafın zehir hangisinin panzehir olduğunu size bırakıyorum. Bu kavramların anın içinde, pozisyonlarını değiştirecek kadar esnek olduklarını da hatırlatmak istiyorum. Onlara elektrik devresinin pozitif ve negatif uçları gibi bakmak işi kolaylaştırıyor (olumlu ve olumsuz yargılarını giydirmeden)

Bu vesileyle acı (aslında vardığı yer ölüm) ile ilgili olan ilişkimize bakmaya davet ediyor Fuzuli bizi, Kerbela olayı üzerinden. Kerbela’nın kelime anlamının bela köyü olduğunu söylüyor. Burada Hz Muhammed’in (selam olsun) bir sözü akla geliyor: 

“Dünya rahat yeri değildir.”

Buradan şu anlaşılmamalı bence: Dünyaya sırtımızı dönelim ve maddi düzlemden zevk almayalım. Münzevi bir hayat yaşayalım. Manayı maddenin üzerine koyalım. İslamiyet, münzevi ve ruhani bir düzlemde sıkışıp kalmayı, sırf ruhbanlığı eleştirir ve daima madde ile mananın dengeli bir şekilde bir araya getirilmesini (sıratel müstakim) tavsiye eder. Halkın içinde Hak ile olmak, sosyal adaleti sağlamak açısından da önemlidir. “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalış.” der bu yüzden Hz Muhammed. 

Dünya neden rahat yeri değildir o halde? 

Çünkü dünya ebedi değildir, sürekli bozulup yapıldığı ve yıkıldığı için, daimi değişime maruz kaldığı için gelip geçicidir. Gelip geçici varlıklara bel bağlamak kişiyi rahatından eder çünkü değişim, kişiye rahatlık vad eden bir durum değildir. Bu değişime ayak uydurmak, daima güncellenmek ve dönüşmek durumundadır insanoğlu. Uyanık olmak, sürekli derinden dinlemek ve dinamizm içinde olmaktır. Hadiste dem vurulan rahatlık, gafletin ve uykunun verdiği rahatlık. “Tamam, artık, oldum ben.” ya da “tamam artık düzenimi kurdum ben” inançlarının getirdiği, kişiyi tekamül yolculuğundan alıkoyan bir rehavet hali.

Dünya bir tekamül sahnesidir. Dünya, Hakikat’in (Hakk’ın Zatının) isimleri ve sıfatları ile  sergilendiği bir perdedir. Bu perdeye yansıyanların özüne hakim olamayanlar, yansımalarda kaldıkça, nakışlarda nakkaşı bulamadıkça, gönülleri feraha eremediğinden daimi olarak hakikate giden türlü yolları denemek ve bu uğraşta enerji ve zaman sarf etmek durumunda kalır. Belirsizlik, kişiyi rahat ettiren bir hal değildir. Gözü daima Nakkaş’ın üzerine olanlar, belirsizliğin içinde olsalar da ayakları hakikatte sabit olduğundan, kendilerini savuracak türlü arayışlardan beri olurlar ve tuttukları yolda, o her ne ise, derinleşmeye çalışırlar. 

Dünya, kişiye vad ettiği konfor alanları ile aslında onu daima rahatsızlık içinde tutar çünkü bir türlü tatmin olamayan, yedikçe acıkan, sahip oldukça yoksunlaşan gönüller, konfor alanı zannettiği alışkanlıkların ve seçimlerin ağında çırpınıp durur. 

İslami bağlamda rahatlık, selamettedir. (s-l-m; İslam). Selamet, içte ve dışta hissettiğimiz barış, huzur ve eminlik hissi. Kalbü’l-emin. Emin olan kalpler rahattadır. Onun dışında kişiyi dünya sahnesinde kaygılandıracak, şüpheye, vesveseye, korkuya düşürecek hatta onu mutlu ettiğini düşünmesine rağmen rahatını kaçıracak çok hadiseler, sebepler vardır. Bunların başında kendi benliği gelmektedir. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu herkesten çok daha iyi bilen, türlü hesaplarla varlığına varlık katmaya çalışan benliği. İslami gelenekte, selamet kişinin ben-ötesi bir varlığa ve hakikate KUL olmasıyla açılan bir haldir. Fakat faniliği ve gelip geçiciliği ile barışamayan kişi, kendinden aşkın bir güce kul olmaktan ölesiye korkar. Bu teslimiyet, onun için ölümdür çünkü. Ölmemek için, sağlam bir benliğin kalelerini yükseltmeye devam etmesi lazımdır ve öyle de yapar.

Rahatsızlığın içinde rahatı bulmaya çalışan kişi, kendi faniliği ile de barışmaya çabalar. Özellikle içinde bulunduğumuz çağda kişinin odağını fazlasıyla iyi yaşama, mutlu olmaya, bilinçlenmeye, aydınlanmaya veriyor olması; tüm bunların diyalektik olarak karşılığında bulunan zıt uçlar olan iyi ölme, acıyla buluşabilme ve kulluk bilincine varma meselelerine yeterince bakmasına olanak tanımıyor. Kişi, yaşamak için ölüyor; ölmek için yaşamıyor. Bu yüzden fani olan doğasıyla, gelip geçici olan yanıyla, beşeri tarafının ölümlü oluşu ile yüzleşmekten kaçıyor. Kaçışını da ölümsüzlüğe kavuşmaya çalışarak, sonsuz bilinç sahibi olduğuna, O olduğuna kendini inanrak yani ilahlığını ve ilaheliğini ilan ederek yapmaya çalışıyor. Aman dikkat.

Hazret-i Ömer  kendisine, ücretli bir adam tutmuştu. Adam her gün üç kez geliyor ve Hazret-i Ömer’e “Yâ Ömer ölüm var!” diyerek ona ölümü hatırlatıyordu. O kişi bir gün yine geldi. Hazret-i Ömer ona artık gelmesine gerek kalmadığını söyledi. Adam nedenini sorunca Hazret-i Ömer, “Sana gerek kalmadı çünkü sakalıma ak düşdü” dedi.

Burada yasın işlevinden kısaca bahsetmek istiyorum.

Yas tutmak, acıya, kayba (gerçekten kaybolan bir şey var mı?) ya da eksikliğini hissetiğimiz şeylere güzellemede bulunmak. Bu güzellemelere ağıt diyoruz. Hikayelerle, şiirlerle, destanlarla, şarkılarla yası tutulan şeylere övgülerde bulunmak ve mihneti kutsamak. Acıyı bal etmek yas tutmak. Anadolu geleneğinde, övgü metinlerine methiye; ağıt metinlerine de mersiye adı veriliyor. Hakk’ın yarattıklarına hem içkin olduğunu hem de aşkın olduğunu; bizim hem O’ndan ayrı olmadığımızı (teşbih mertebesi) hem de O olmadığımızı (tenzih mertebesi) daha önce de yazmıştım. Bu minvalde; bizdeki ölümsüz taraf olan ruhun ebediliğini kutlamak; dünya düzleminde Hakk’ın tecellilerini, maddede onun suretlerini görüp övmek, methiyeler ile mümkün oluyor. Burada, dünyalığa tapmadan, dünyadaki O’nu görerek dünyanın zevkini almaktan söz edebiliyoruz. Bir de ölümlü olan fani tarafımız olan beşerin, unsurlara karışmışlığının ve bu sebeple gafletinin getirdiği acıların dile geldiği mecralar mersiyeler oluyor; kaybetmesinin kaçınılmaz olduğu şeylerin arkasından yazdığı övgüler. Ölümlü olanı sevmekten vazgeçemeden, ölümlü olanı sevme kapasitesi onu gerçek insan yaptığı için. Ölümü seven de ölümsüz olduğu için.

Ebedi olanı da fani olanı da övmek, insanın buradaki kutlaması. Ne yazık ki, edebiyatla, güzel sanatlarla olan bağlantımızı yitirdiğimiz için bu tür kutlamaları yapamaz hale gelmişiz. İnşallah, hep birlikte, talep edenlerle, hafızalarda uykuya dalan bu güzel pratikleri uyandırmak nasip olsun.

Francis Weller, The Wild Edge of Sorrow isimli kitabında yasın beş kapısından bahseder:

Yasın Beş Kapısı (Başlıklar kitaptan alınmıştır, açıklamalar yazarın güzellemeleri)

1)  Sevdiğimiz her şeyi kaybedeceğiz

Belki de yüzleşmekten en çok korktuğumuz şey: gönlümüzü verdiğim her ne var ise elimizden gidecek olması ve belki de bu yüzden İslam geleneğinde gönlünü yalnızca Hakk’a  yani ebedi olana vermenin akl-ı selime uygun bir tavır olduğundan dem vuruluyor. 

Her nefs ölümü tadar. (Ali İmran,185)

Hiç şüphesiz ki Biz Allah için varız ve Allah’a dönücüyüz. (Bakara, 156)

Her nerede bulunursanız ölüm size erişir. (Nisa,78)

Her şey yok olmaya mahkumdur. (Kasas, 88)

Her ‘Ben’ diyen yok olucudur. (Rahman, 26)

Aslında yaradılışın amacı fani olanın ölmesi ve ölümden yeniden doğması. Bu yüzden sufiler doğal ölüm gelmeden önce, iradi ölümü yaşamaya gayret ederler ve buna ölmeden önce ölmek, fenafillah derler. Yani Allah’ta fena bulmak. Allah’ta fena bulanların bekaya yani gerçek canlılığa ve hayata ulaşacaklarına inanırlar. 

Bunun yanı sıra, fani tarafımızla barışmak ve ölümü daima aklımızda tutmak, birbirimizin varlığına daha çok şükretmemize, birbirimizi daha çok onurlandırmamıza ve birlikte vaktimizi hakikatiyle geçirmemize kapı açıyor. 

Kaybedeceğimi bile bile birini deli gibi sevmek ise, gönlümü epey kırılgan bir yerden teslimiyete davet ediyor. Allah yolunda sevdiklerinizden vermedikçe iyiliğe (Birr) ulaşamazsınız (Ali İmran 92) ayeti bana bu gerçeği hatırlatıyor. Yani benim dediğim her ne var ise, onları bir bir Gerçeğine, Geldiği yere teslim etmek hele ki bunu fani bedende iken  yapabilmek yasın ilk kapısı. La mevcude İllallah. Allah’tan başka mevcut olan yoktur. 

Kerbela olayı üzerinden bakar isek, Hz Muhammed’e (sav), torunları henüz çocuk iken birinin zehirlenerek birinin de başı kesilerek öldürüleceği söylenmişti. Hz Hüseyin’in doğumunda Cebrail’in ona getirdiği iki şey vardı; bir doğum tebriği bir de baş sağlığı. Burada, sevinç ve kederin, ölüm ve doğumun, şeriat ve hakikatin, zahirin ve batının, dünya ve ahiretin nasıl da yan yana konumlandığını görüyoruz. 

Ve bir güzel peygamberin, onca zulümleri yaşayacaklarını bildiği torunlarını gözyaşları ile sevmeye devam ettiğini ve onların da ölümlerinin tam bir farkındalığı ile yaşamakla ödüllendirildiğini.

Bu yüzden Hz Hüseyin, koskocaman bir ordunun karşısında tek başına susuz kaldığında, gözünü kırpmadan savaşmaya devam etmiş.

2)  Sevgiyi tanımamış parçalarımız

Ruhumuzun ihmal edilmiş odalarına, özümüze giden yolların önüne çekilmiş setlere bakmadan, buraları tanıyıp idrak etmeden, kaybettiklerimizin yasını tutmak imkansız. Sufilere göre bir sürgünde yaşıyoruz; gerçek vatanımızdan ayrı düşmüşüz. Ve oraya geri dönmek, aslımıza kavuşmak için ruhumuzun yaktığı ağıtlara kulak verir isek yuvaya giden yolu görebiliyoruz.

Kişi içinde taşıdığı ilahi özü unuttuğunda, kıymetsizlik ve değersizlik hisler ile derin bir yasın içine düşüyor. Kendini hiçbir yere ait hissedemiyor, bağ kuramıyor, sevemiyor, içindeki potansiyeli eyleme dökemiyor. 

İnsan denen varlık, kıymeti sonsuz olan bir varlık.

Ne kadar yaralansak da, kendimize küssek de, utanç duyguları içinde kıvransak da, kıymetimiz daim orada.

Ve bence bu yaralar iyi ki varlar. Yaraları illa ki iyileştireceğim ve sağaltacağım diye binbir çalışma yapma eğiliminin aşırıya kaçtığını görüyorum. Bunun yanı sıra şöyle bir şeyi de fark ediyorum:

Sürgüne uğramış parçalarımız bizi tevazuya getiriyor. Hz Muhammed’in “Fakirlik övüncümdür.” dediği noktaya. Buradaki fakirlik, hiçbir şeyi kendi mülkiyetinde görmemek ve her şeyi Gerçek sahibine vermek. Böyle bir halde insanda açılan müthiş bir tevazu ve alçak gönüllük. Kişi, sendelikçe, düştükçe, hata yaptıkça, başına türlü belalar ve felaketler geldikçe kibrine, her şeyin kontrolünde olduğunu zanneden benliğine “Uyan” ihtarları veriliyor. Bu yüzden iyileşmiş bir benlik algısı seni kibre sürükleyecekse, yaralı bir benliğin tevazusunun şifasına da kucak açmayı denemek nasıl olurdu? Fakirlik övüncümdür yani fakirlik övdüğüm şeydir, tuttuğum ağıttır. Yaralarımın ağıdı beni uyanık tutmaktadır. Eksik ve kusurlu olduğumun itirafı. Pişmanlık duyup edebildiğim o tövbeler.

Kerbela olayında, Yezid’in ve ordusunun üzerinden, insanın içindeki sevgiyi tanımayan parçaların nasıl da kine, kıskançlığa, hasede ve şiddete dönüşebileceğini görüyoruz. İç dünyalarında büyüyen aşağılık ve eksiklik duygularını, dünya ve din saltanatı ile telafi etme çabaları onları böylesine akıl almaz bir katliamın öncüleri haline getiriyor. Bu yüzden Kerbela’nın yasını tutanların, kendi içlerindeki Yezid temayüllerinin de yasını tutması ve üzerinde düşünmesi gerekiyor.

3)  Dünyanın hüzünleri

Dünya bizden ayrı değil biz de ondan. Hz Ali’nin “İnsan kendini küçük bir varlık zanneder halbuki onda kainatlar dürülü.” demesi boşa değil. İnsan denen varlık, tüm varlıkların ve unsurların içinde toplandığı bir mekan, cem meydanı. Bu yüzden dışarıda meydana geliyor gibi gördüğümüz krizler ve acılar, insanın tam da içinde gerçekleşiyor. Burada sosyal sorumluluk ve adalet meseleleri işin içine giriyor. “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, sorumluluğundan korktular. Onu insan yüklendi. Şüphesiz ki o insan çok zalimdir ve cahildir.” (Ahzap Suresi, 72) ayeti, insanın yüklendiği emanet (hem kainatı kapsayarak hem de dünyevi düzlemde, vicdan ve akıl melekeleri ile çevresindekilerden sorumlu olarak) üzerinden ona “emin olunan, adaletli” bir hal üzere olmasını söylüyor fakat insan, beşer yönü ağır bastığından ve genellikle gaflet halinde olduğundan bu sorumluluğu hakkıyla yerine getiremiyor ve zalim oluyor. Hem içimdeki kainatla birlikte kendine zulmediyor hem de dağlara, taşlara, uçan kuşa. Zulüm bu cehaletten geliyor. Kutsal emanetin sorumluluğunu taşıyan insanlar böyle koşullar altında, dünyanın hüznünü de en derinden hissediyor ve bu hüzün tarafından  felç olmadan, donmadan, uyuşmadan ve kaçmadan tüm varlıkları onurlandırmaya ve üzerine düşeni yapmaya gayret ediyor. 

Hz Hüseyin de, etrafında gelişen hadiselerin sonucunu bilmesine rağmen, ehli beytin manevi sorumluluğundan dolayı ve şeriat/zahiri düzlemde adaleti savunması gerektiği için gözünü kırpmadan Kerbela’ya gidiyor ve cehalet ve zulüm karşısında, emaneti savunuyor. Sonunda onlar katledilmiş görünse de, gerçek İslam onların emanetini alan ailesi üzerinden devam ediyor. Aslında Kerbela olayı, gerçek dinin sahtesinden ayrıldığı bir sahne oluyor. Günümüze kadar bu emanet geliyor, taliplileri kimler?

Fuzuli’nin eserinde dikkat çeken bir nokta daha var; sık sık, göklerin, zamanın, rüzgarın, çölün kendisinin de olup bitenlere şahitlik edip yas tuttuklarını söylemesi. İlk bakışta, doğa unsurları ile şiirlerini süslediği zannedilse de bence burada aslolan türler arası bir yas tutma pratiğini bize sunuyor olması. 

4) Umduğumuz ama bulamadığımız şeyler

Tasavvufa göre insanın aradığı vuslattır. Yani özüyle tekrar bağ kurmaktır. Bu bağ, dünya düzleminde, etrafımızdaki canlarla gönülden gönüle bağ kurmakla hatırlanır. Cem olarak. Kişinin içinde saklı böylesine temel bir ihtiyaçtır bağ kurmak. Kavuşmak. Birleşmek. Bir olmak. Yaşadığımız şartlar altında bu hisleri tadacağımız ortamlar çoğunlukta olmasa da şükür ki bunun için gayret gösteren dostların varlığını bilmek çok güzel. Yine de umup da bulamadığımız bu tür bağlantıların hasretini ve özlemini çekmek, onlara çağrıda bulunmak değil de nedir? Sen hasret şarkını söylemeye devam et, o ağıdın kokusunu alır da gelir, bu kutlamanın bir parçası olmaya. Kırık kalpler, merhameti cezbeder.

Fuzuli, Hadikatü’s Süeda eserinde daima dünyada olmanın zahmetinden ve Allah’a kavuşmanın lezzetinden bahsediyor. Hz Hüseyin de aynı şekilde, dünyada şahitlik ettiklerinin verdiği acının ağıdını yakıyor ve daima, sonunda erişeceği vuslatı gözlüyor. Vuslata kavuşmak için duyduğu hasret, yine de onu, sorumlu olduğu adaleti tahsis etme davasından vazgeçirmiyor. 

5)  Atalar Yası

Destanların, şarkıların, şiirlerin, şiirsel tahayyülün ritüellerin yerini ne aldı? Cevabı hepimize malum. Varlık birbirinin devamı ise, evrende hiçbir şey kaybolmuyor ve sadece dönüşüyor ise o halde atalarımın yasları da benim varlığım üzerinden ses vermeye devam ediyor. Onları duymak, bulunduğum mertebeyle yankılananlara ses vermeye devam etmek, kapanmak isteyenleri de onurlandırarak sonlandırmak, atalar yasına dahildir. Bir de sadece kan bağı ile bağlı olduğumuz atalar değil manevi olarak da himayesini ve rehberliğini kabul ettiğimiz atalarımızın yasını tutmak, onların varlığını bizde canlı tutmanın en güçlü yollarından biri. Onların hikayelerini paylaşmak, bize bıraktıkları mirasları okumaya, dinlemeye devam ederek onları tekamül ettirmek, ataların yasını tutmaktır. Fuzuli’nin Kerbela olayını anlatan böyle bir eseri kaleme alması, aslında manevi ataları olan ehl-i beyti gönlünde canlı tutmak ve onlara olan bağlılığını taze tutmak için olabilir mi? Yoksa yas tutmak, geçmişte olan bir şeyi kabullenemeyişin, tutulan kinin ve intikam hislerinin bir dışavurumu olmanın çok ötesinde, gerçekten güzelleyen, kutsayan ve öven bir pratik.

“Ve Hz Muhammed dedi:

Yas tutanların gözyaşları rahmet yağmuru, rahmet nişanesidir.” (Hadikatü’s Süeda, s. 120)

Anadolu Kapısından Giriş

Anadolu Kapısından Giriş

Bir Nallıhan Hikayesi

Ege’nin küçük bir ilçesinde geçti çocukluğum. Gençlik yıllarım eğitim aldığım İzmir ve İstanbul’da. Evlendikten ve artık bana katkıda bulunmadığını hissettiğim akademideki işime veda ettikten sonra çeşitli vesilelerle yoğun bir şekilde yurtdışı seyahatleri gerçekleşti. Hayat bizi türlü türlü kıtalarda misafir etti. Nice aldık nice verdik. Ta ki geçen seneye kadar. Bedenim artık uçağa binmek istemez, nefesim beni durdurmak için göğsümde saklanır olmuştu. Haliyle durmak ve evimizde bir süre dinlenmek durumunda kaldım. Hatta evde olmak, sadece çiçekleri sulamak ve en büyük eylemimin gün içinde, ucunda kalan son kınayı kesip atmak pahasına da olsa tırnaklarımı kesmek olması bana derin bir keyif veriyordu. Benden beklenilen yüksek akademik kariyerin ve saygın bir mevkinin yerine gittikçe basitleşmek, küçüğe ve iddiasız olana karışmak isteği ile günlerimi davasızca yaptığım işlerimle ve günlük geçimimi ve rızkımı çıkarttığım derslerimle geçiriyordum. Bahar dalında yeni açan erik çiçeğinin yaprağı gibi Güneş’in altında şeffaf salınmak, sadece salınmak istiyordum.

Yine böyle var olmaya çalıştığım bir günde eşim içeri giriyor. Yüzündeki o tanıdık heyecanı görüyorum. İçimde bir ses “Eyvah!” diyor. Artık bu heyecanı hemen tanıyabiliyorum. Yeni bir yere seyahat edecek olmanın verdiği heyecan bu. Kendisi hayatıma girmeden önce seyahat etmeye dair pek bir hevesim ve tecrübem olmamasına rağmen onun kanatlarında ne çok ülkeye uçtum, ben de kendime şaşırıyorum. Son iki yıldır duraklamak, yavaşlamak ve evde olmak istediğimin farkında. Bu yüzden temkinli ama yine de heyecanını saklayamaz bir halde İran planlarından bahsediyor. Oradaki güzelliklerden, öğrenebileceklerimizden, keşfedebileceklerimizden, alacaklarımızdan, vereceklerimizden.

İçimde bir şey cız ediyor. Nefesim yine alelacele göğsümde saklanacak bir yer bulmaya çalışıyor. Bir yandan zihnim bunun güzel bir fırsat ve kıymetli bir hizmet olabileceğini söylüyor. “Kendini geri tutma, direniyorsun belki yeniliğe” diyor. Sonunda “Uçmam ama” diyorum. “Trenle gidelim”. Bir hafta boyunca tren ayarlamaları yapıyor eşim. Biletleri getiriyor heyecanla. Yüzüme bakıyor, bende aynı heyecanı göremeyince ikimiz de derin bir sessizliğe gömülüyoruz. “İran’a gelmiyorum, orası beni çağırmıyor. Başka bir şey beni bu topraklarda tutuyor, çıkma dışarıya diyor. Ne olduğunu tanımlayamıyorum ama burada yapacak bir şey var, biliyorum, hissediyorum.” diyorum. Bu sözleri söylerken gözlerimden yaşlar boşalıyor. İşte bu, derinden gelen bir çağrının işareti. “Evet Aslınur, bizi duyuyorsun” diyor beni bekleyenler. Henüz ufukta yoklar. Ama çağrılarını yapmaya başladılar. Kulaklarımı açmaya niyet ediyorum. Eşim de bu çağrının yankılarını hissederek açık bir kalplilikle bu durumu kabul ediyor, bileti tek kişilik olarak değiştiriyor. Birkaç gün içinde yeni bir plan kendini ortaya koyuyor: Anadolu’ya yapılacak dört günlük bir seyahat. İçimden derin bir “Oh!” yükseliyor. Ne zamandır hissediyorum içimde Anadolu’yu. Hatta üç sene önce California’da, Mount Shasta’dan dönerken o geniş otoyolda içime doğanları hatırlıyorum. İpek Yolu canlanacak. İpek Yolu, İpek Yolu, Anadolu. Bu doğuşların Amerika’da gelmesi ne acayip değil mi dostlar?

  1.GÜN-11 Mart 2019

Artık Anadolu kapılarını açmaya karar veriyor. Bir araba kiralayalım diyoruz, seyahat etmek, daha çok yer görmek mümkün olur. Seyahat rotamızı ayarlıyoruz. Nallıhan ve civarı. Tapduk Emre ve Yunus Emre içimizde çok canlı bu sıralar. Araba kiralanıyor. Sabahın altısında Sabiha Gökçen havalimanına doğru arabayı teslim almak için yola çıkıyoruz. Yine de içimde arabaya dair garip bir huzursuzluk. Havaalanına vardığımızda arabayı teslim alacağımız ofise gidiyoruz. Diğer araba kiralama ofislerinin hepsi açık. Sadece bu kapalı. Kepenkleri bir süre sonra açılıyor. Tüm uğraşlarımıza rağmen arabayı alamıyoruz, gerekli ekstra belgeler elimizde olmadığı için. Nefesim göğsümde genişliyor. Fakat şimdi ne yapacağız? Şimdi ve burada ne olmak istiyor? Neresi bizi çağırıyor? Dinlesene!

Dakikalar içinde Pendik tren istasyonuna koşuyoruz ve saatler sonra kendimizi Eskişehir’de buluyoruz. Elimizde iki ağır çanta ile. Kiralayacağımız arabaya güvenerek aldığımız bu çantalar şimdi bize birer yük oluyorlar. Ve nerede kalacağımız, ne yapacağımız hakkında hiçbir fikrimiz yok. Şimdi güvenme vakti. Tren garından Odunpazarı’na doğru yürümeye başlıyoruz. Hava yavaş yavaş ısınıyor. Halbuki yağacağı söylenmişti! Salıver planladıklarını, hazırladıklarını, tasarladıklarını diyor. Bir kere daha. Soyun sanrılarından, zanlarından, kuruntularından. Üzerimize kat kat giydiğimiz elbiseleri çıkartıyoruz. Paltolarımız, ceketlerimiz. Yürüdükçe elimizdeki yükler ağırlaşmaya başlıyor. Yol uzuyor sanki. Taksi tutalım diyoruz, yanımızda nakit kalmamış. ATM görünürde yok. Yürümeye devam diyoruz. Bilinmez ne kadar süreceği ama güven. Yolda soruyoruz, beş dakika sonra oradasın dedikleri yol yirmi beş dakikada bitmez oluyor. Yürüyoruz. Sonunda Marian bir taksi durağının önünde bir bank bulup oturuyor. Aslında ikimiz de oracığa yığılıveriyoruz. “Haydi amcalara sorsana eşyalarımızı buraya emanet edebilir miyiz, hem dolaşırız hafif hafif.” diyor. Bedenim o banka çakılmış sanki. Kımıldamaya ve hatta içeridekilerden böyle bir ricada bulunmaya bir türlü dilim varmıyor. Allahım bu korku da neyin nesi? Küçücük bir ricada bulunamayacak kadar mı hem de? “Kolay kolay kabul etmezler bunu” diyorum. “İnsanlar birbirine güvenmiyorlar ki!” Bu cümleler öyle hızlı çıkıyor ki ağzımdan. Kendi güvensizliğime şaşırıyorum sonrasında. Ama yine de içeri girip soramıyorum. Tamam alalım yükleri sırtımıza devam edelim yürümeye diyoruz. Bir otobüs firmasına giriyoruz. Cesaretimi topluyorum, güven Aslınur diyorum. Güvenerek güven inşa et diyorum. Başlasın bir yerden diyorum. İçeri girip durumu anlattığımızda çalışan kadın kabul etmiş görünse de sonra çaresiz bir şekilde “Bu yaptığım yasal değil, patronum görürse ne olur?” diyor. Kadını zor durumda bırakmamak için ısrar etmiyorum ve ofisten çıkıyoruz. Yüklerimiz sırtımızda. Marian acayip şaşırmış durumda. Ne yani, İran’da olsak şimdiye kadar bin kişi almıştı yükümüzü emanet diyor. Bunu duymak içimi hüzünlendiriyor. Ne oldu bize?

“Bak karşıda zabıta var” diyor, “haydi gidip onlara soralım”. İçimde bir şey isyan ediyor. “En çok kuşkulanmaması gerekenler onlar, şimdi başımıza iş açılmasın aman” diyor içimdeki ses. Amma da ödlekmiş bu güvenini kaybetmiş parça da. Marian cesaretle içeri giriyor ve kırık Türkçesiyle konuşmaya çabalıyor. Ben kilitlenmiş durumdayım. Durumu anlatırken, zabıtalardan biri omzumda asılan uzun kılıftan gözünü ayırmıyor. “Merak etmeyin, kılıfta neyim var” diyor, gülümsüyorum. “Garajda kilitli dolaplar var, oraya gidin emanetiniz için” diyorlar. “Tramvayla beş dakika, çok yakın. Geri döner buraları da dolaşırsınız.”

Tramvaya doğru yürürken cebimizde para olmadığını hatırlıyoruz. Bir güvence kaynağı olarak para da tüm bu güven sınavından geçerken tabii ki bizimle birlikte değil. Senaryo eksiksiz yazılmış. “Haydi bakalım bu tür bir sınanmaya ne cevap vereceksiniz” diyip kıs kıs gülüyor her neredeyse. “Size alıştığınız o konforu vermeyeceğim, madem bilinmeyene doğru bir seyahate çıktınız, hediyeler de böyle geliyor ayağınıza kadar” diyor. Sızlayan ayaklarıma bakıyorum. Gerisin geri dönüp bir kafeye oturuyoruz. Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Daha önce buraları gördüğümden Marian’a gidip dolaşmasını, çantalara göz kulak olabileceğimi söylüyorum. Yanıma aldığım defterime yazmaya başlıyorum. Yazıma baharı karşılayan kuşların şarkıları, camiiden verilen sela, seçim için masa masa dolaşan politikacıların vaatleri ve çayları yetiştirmeye çalışan genç kızın “Çay isteyen var mı?” sorusu eşlik ediyor. Allahım rızkımızı ver, Allahım rızkımızı ver cümleleri çıkıyor. Üst üste bilmem ne kadar zaman yazıyorum ve birden Ya Rezzak kelimesinin üzerine havadan 100 tl düşüyor. Kafamı kaldırıyorum. Marian gülümseyerek bana bakıyor.

Akşama doğru Nallıhan otobüsüne biniyoruz. Büyüdüğüm ilçedeki otobüs modellerinden. Oldukça eski. Şu koltukların arkasında küllükleri olanlardan hani. Ve yolculuğumuz başlıyor. Bir dağın eteklerinde dönüyor, dönüyor, dönüyor, dönüyoruz. Gözlerim kapanıyor dönüyoruz, gözlerim açılıyor hala dönüyoruz. Bu eski otobüsün dahi sema yapabileceği kimin aklına gelir ki? Küllükler, aşk ateşinin geride bıraktıklarıyla dolu, ağızlarına kadar açık. Dönmekten usanmıyoruz ve nihayet Nallıhan’a akşam çökerken ulaşıyoruz. Bacalardan tüten dumanın kokusu ellerimizdeki yüklere hiç zaman kaybetmeden hoşgeldinlerle siniyor.

2.GÜN-12 Mart 2019

Nallıhan bir kervansaray şehri. İpek Yolu buradan geçiyor. Amerika’da aldığım ilhamdan sonra ziyaret ettiğim ilk İpek Yolu şehri burası. Etrafı heybetli dağlarla çevrili. Bağrında nice arifleri saklıyor. Niyetimiz Tapduk Emre’yi, Bacım Sultan’ı, Yunus Emre’yi ziyaret etmek. Buralara özel araç olmadan ulaşım zor diyorlar, taksi tutulması gerekiyormuş. Eskişehir’de başlayan güven sürecini devam ettirelim ve taksi tutmadan Bacım Sultan’a ulaşalım diyoruz. Planlamadan, hesap kitap olmadan. Yolun kenarında bekliyoruz. Peş peşe arabalar geçiyor lakin hiçbiri durmuyor. “Bacım Sultan, sana geliyoruz misafir olmaya” diyorum. “O halde bize bir araba gönderirsin değil mi?” Böylesine senli benli ve samimiyetle konuşmak ve ricada bulunmak o kadar iyi hissettiriyor ki. Az sonra bir araba neredeyse geçip gidecekken kararsız kalıyor ve yolun az ilerisinde birden duruyor. Şoför genç bir delikanlı. Nallıhanlı imiş. Buralarda eskiden insanlar arasında güven olduğunu fakat şimdi herkesin birbirinin aleyhine davrandığını söylüyor. Ah diyorum, Anadolu’nun yaralarından biri imiş demek bu. Yola çıktığımızdan beri yankılanıyor her yerde. İsmini soruyoruz. Emre diyor. Gülümsüyorum. “Ne güzel bir insansın! Bacım Sultana gitmemize vesile oluyorsun.” diyorum. “Hayır, ben güzel değilim ki.” diyor, yüzü hüzünleniyor. “Zaten insanlarla olmayı da çok sevmiyorum, doğanın içinde tek başıma inzivada olmak bana iyi geliyor.” diyor. Bizi türbenin önüne kadar bırakıyor ve “Sizinle biraz zaman geçirmek isterim olur mu?” diye soruyor. Yüzümüz aydınlanıyor, türbeye beraber giriyoruz.

Ah Bacım Sultan ve yanında yatan nice güzel kadınlar. İçerisi derli toplu. Kapının yanında bir çalı süpürgesi duruyor. Koşup elime alıyorum ve eşiği temizlemek istiyorum. Bunu neden yaptığıma dair hiçbir fikrim yok. Sadece olmak isteyen şeyi takip ediyorum. Emre ile vedalaşırken “Bu karşılaşmanın bir tesadüf olmadığını biliyorum.” diyor. “Sakın güzelliğini unutma Emre.” diyorum ve belki de yollarımızın başka yerlerde kesişebileceği niyetiyle arkasından el sallıyoruz.

Buraya yıllar yılı insanlar şifa bulmak için gelirmiş. Özellikle ruh hastalıklarından muzdarip olanlar. Türbenin ortasında çok yaşlı bir ardıç ağacı varmış. Bacım Sultan bu köye gelin gelirken onu atının üzerinde bulamayan kişilere babası Tapduk Emre “O yerini buldu!” telkinini verince kendisini bu ardıç ağacına yaslanır vaziyette bulmuşlar. Eskiden ruh hastalığına tutulanlar bu ağaca bağlanır ve yuvarlak odunlar vücutlarına sürülerek ve daha başka yollarla tedavi edilirmiş. Gözlerimi kapatıp bu ardıç ağacını düşünüyorum. İçim ürperiyor. Arka bahçe ardıç ağaçlarıyla dolu. Birine sırtını dayayım derin bir iç çekiyorum. Şükrediyorum bu zamansızlığa ve mekansızlığa misafir olduğumuz için. Tepemizde bir kartal sema ediyor.

Türbenin hemen alt tarafında bir camii var. Dışarıdan bakılınca onarımda olduğu hissiyatını veriyor. İçeri girmekte önce tereddüt etsek de büyük ahşap kapısını az ittirince gıcırdayarak içini ifşa ediyor. Yüksek tavanlı olan bu caminin girişi plastik masalarla ve türlü alet edevatla dolu. Namaz kılınan yere girdiğimizde ortada bir soba kurulu olduğunu görüyoruz. İçerisi soğuk. Tam dışarı çıkacakken arkamızdan bir ses duyuyoruz: “Selamın aleyküm, hoşgeldiniz.” Köyün en yaşlılarından olan bir dede bize Bacım Sultan türbesinin duvarlarını nasıl onardığını ve o esnada yaşananları anlatıyor. Bahçede kazı çalışması yapanlardan biri bu türlü işlere inanmadığı için çıkan kafataslarından birini öfkeyle tekmelemiş, bizi nelerle uğraştırıyorlar diyerek. Tüm gece boyunca korkutmuşlar uykusunda. Ertesi gün türbede kurban kesip af dilemiş. Akıl hastalarını iyileştirmek için kullanılan tomrukları o zamanın belediye başkanı evine süs olsun diye yanında götürünce aynı şey onun başına geliyor ve ertesi gün af dileyip tomrukları yerine bırakıyor. Ritüelleri müzelik birer nesneye dönüştürmenin bedeli bu herhalde diye düşünüyorum. Bunun gibi nice hikayeleri dinleyince Bacım Sultan’ın buradaki köylünün hayatının merkezinde olduğunu ve buradaki yaşamın onun etrafında kurulduğunu fark ediyoruz. Merkezde yanan bu ateş hayatı canlı tutuyor. Bu ateşin kutsallığına inanmayanlar da haliyle köylülere göre derslerini bir şekilde alıyorlar. Dede ile konuşurken içeriye camiinin imamı giriyor. Yirmili yaşlarında. Ve şu anda köyde yaşayan en genç insan. Üzerine cübbesini geçirirken namaz için cemaati bekliyor. Cemaatte bizi karşılayan dede, başka bir amca, Marian ve ben varız. Beni girişteki odalardan birine yönlendiriyor. Misafir umduğunu değil bulduğunu yer, güven Aslınur diyerek içimde yükselen isyana rağmen o küçük odaya geçiyorum. Etrafta yedek cübbeler, bir kutu şeker ve kolonya var. Oda soğuk. En azından şeker ve kolonya ile karşılanıyorum. O küçük, yalnız oda tarafından.

Namazdan sonra biraz aşağıda kalan kuyuya doğru iniyoruz. O esnada içimden bir ses yükseliyor: “Ah keşke bu köyde yaşayanlarla daha derinden sohbetler edebilsek, Bacım Sultan’ı onlardan dinlesek. Hatta bir sobanın etrafında toplanıp halleşsek.” diyorum. Fakat etrafta kimse yok, in cin top atıyor. İleriden gelen bir teyze o esnada bize selam veriyor. Selamını alıp kuyuya doğru iniyoruz.

Rivayete göre bu kuyunun bulunduğu yerde Bacım Sultan babası Taptuk Emre’yi karşılamak için beklerken heyecandan ve aceleden ellerinin hamurlu kaldığını fark edip mahcubiyet hissedince yanı başından bu su kaynayıveriyor. Deva arayanlar bu suyu içerek şifalanıyorlar. Kuyunun başına varıyoruz. Çok heyecanlıyım çünkü daha önce hiç böyle bir kuyuya güğüm sallamamışız!

Marian kuyunun üzerini örten sacı kaldırıyor, güğümü aşağı sallamaya başlıyor. Sonunda ipi kendine çektiğinde güğüm ağzına kadar su ile dolu vaziyette geri geliyor! Tüm bunları yaparken farklı hislerle dolup taşıyorum. Çok sihirli bir ana şahitlik ettiğimi idrak ediyorum. Kim bilir bu kuyu bağrında hangi sırları saklıyor. Kuyuya binbir teşekkürle bu suyu yudum yudum içiyor, yüzüme sürüyorum. Suyun şifası aslında onun kaynağını canlı tutan bu daimi su çekme işlemi. Vefa ile buraya gelen insanların bu kaynağa verdikleri dikkat ve ona sundukları güven canlılık sıfatını devam ettiren. İnsanların o suya ihtiyaç duymaları ve güçlü bir niyetle bu alana daima gelip onu canlı tutmaları şifayı da açığa çıkarıyor. Hem sudaki, hem içendeki. Çünkü içenler de sudan ayrı değiller ki. Ve kendi içlerindeki kuyunun peşindeler.

Bu kadim seremoniden sonra köy meydanına çıkarken yağmur çiselemeye başlıyor. Duruyoruz ve birbirimize soruyoruz: “Şimdi ne yapacağız? Geri dönelim mi? Peki nasıl?” Bu soruyu sorarken kaygı, endişe ve telaştan ziyade sürpriz hediyesini almak için heyecanlanan çocuklar gibiyiz. Haydi o zaman hodri meydan diyip köyün meydanına doğru yürüyoruz. Bir de ne görelim? Köyün imamı ile bize selam veren teyze şadırvanın yanı başında oturup bizi beklemişler. “Sizi burda öyle bırakmaya gönlüm razı olmadı.” diyor teyze. “Hem nasıl geri döneceğinizi de anlayamadım, gelin sizi evime götüreyim, az aşağıda evim. Ya da dur, komşunun evine gidelim o daha yakın.” Kendi evi yerine böylesine teklifsiz ve rahat bir şekilde bizi komşunun evine götürmesi ilginç geliyor. Caminin genç imamı, köyün yaşlı teyzesi ve biz ahşap bir evin yolunu tutuyoruz. Kapıyı Azize Ebe açıyor ve bizi binbir hürmetle selamlayıp evine buyur ediyor. Evet, oturduğumuz odanın tam ortasında bir kuzine soba var. İmam kuzineye odun atarken, ev sahibi de üzerine çaydanlığı yerleştiriyor. Biraz sonra önümüze yeni açılmış katmer ve yaptıkları yoğurttan geliyor. Bu yoğurdu görünce ineklerini soruyorum. Köyde artık inek kalmamış çünkü onlara bakacak insan kalmamış. Civar köylerden alıyorlarmış artık sütü de peyniri de. İmamı da evin oğlu bellemişler, aralarında şakalaşıyorlar. Neredeyse her gün beraberlermiş, evine her akşam bir tabak yemek gelirmiş beraber yiyemediklerinde. Bacım Sultan’ı soruyorum onlara. Gençken hep temizliğini onlar yaparlarmış. “Şimdi bayramdan bayrama ancak temizleyebiliyoruz.” diyor Azize Ebe, hüzünlü. Eski günlerde burası dertlerine derman arayanlarla dolup taşarmış. Köyün bekçiliğini üstlenmiş bir süre Azize Ebe ve eşi. Bekçi demişken sakın sadece köyü korumak amaçlı olduğunu düşünmeyin. Bir de köye gelenlere kucaklarını açan bekçilermiş bunlar. Mihmandarlık yaparlarmış. Gelen misafirleri yedirir, içerir, gerekirse evlerinde ağırlarlarmış. Türbede gerçekleşen şifa seremonilerinde de yerlerini alırlarmış. İşte güvene dair müthiş bir pratik. Gelenin kim olduğunu bilmeden, kimlik numaralarını almadan, para pul istemeden, çıkar beklemeden sırf Allah dostlarının rızası için, onlara hürmeten misafirlerine de gösterilen bu hürmet bende bir idrak uyandırıyor. Türbelerin ettiği hizmetlerden biri de insana insanı kazandırması, onlara birbirlerine hizmet etme şansı vermesi, bu türbenin etrafında toplanıp can cana ilişkide bulunma olanağını tanıması.

Hatta çocuğu olmayan bir kadın Bacım Sultan’ı ziyaret etmiş kocası ile birlikte. Vakit geç olduğu için Azize Ebe onları gece misafir etmiş. Kadının mavi gözlü güzel bir kızı olmuş sonra. Çocuk, ısrarla Bacım Sultan’a gelmek isteyince yola düşmüşler ve Azize Ebe’nin kapısını tekrar çalmışlar. Bu kez iade-i ziyaret için. Başta gelenleri hatırlayamasa da sonunda Azize Ebe çok memnun olmuş. Bunun gibi daha nice güzelliklere vesile olmuş, kapı olmuş, ev sahipliği yapmış Bacım Sultan, Allah’ın o güzel kadın velisi. “Kadın velinin hali bir başka oluyor canım.” diyorum içimden. Kadınlarda yoğun zuhur eden o rahmeti ve şefkati, kucaklayıcılık halini burada hissediyorum. Hatta caminin imamı ilk köye geldiğinde uyum sorunu yaşadığı zamanlarda bir gece cemaate namaz kıldırırken sırtını birinin okşadığını hissetmiş. Namazda iken arkasına dönüp kontrol edemediği için de namaz bitene kadar boncuk boncuk terlemiş, kim ola ki bu sırtımı sıvazlayan diye. Camiide zaten hepi topu üç beş kişi, onlar da köyün yaşlıları. “Kim namazın ortasında sırtıma dokuna ki?” diyerek ona zamansız gibi gelen o namazdan sonra arkasındaki safa anlatınca bu durumu çok normal karşılayan yaşlılar “Olur öyle hocam, Bacım Sultan sevdiğinin sırtını okşar.” demişler. Köyün hamiliğini yapan o kutsal anne, imamı da şefkatle buyur etmiş himayesine. Ah işte annelik böyle bir şey olsa gerek! Kim zordaysa ona dokunmak ve yalnız değilsin, korunuyorsun, kollanıyorsun demek. İşte Bacım Sultan bunu bize hatırlatıyor. Bizdeki annelik vasıflarının açığa çıkması için bize rol model oluyor. Türbelerin işlevlerinden biri de bu. Sahada eğitim deniyor buna. Ya da usta çırak ilişkisi. Onu ziyaret eden onun haline ve tavrına boyanıyor, talebi ve niyeti ölçüsünde. Bu yüzden türbeler zannedilenin aksine sadece dilekler için çaput bağlanan, mum yakılan yerlerin ötesinde, önemli toplumsal işlevleri olan mekanlar. Merkezdeki kutsal ateşin etrafında edeple ve farkındalıkla insanların önce kendileriyle sonra da etrafındakilerle etkileşim kurmalarını sağlayan yerler. Bu hali hatırlayanlar en azından onu gündelik hayatlarına da taşıma fırsatını elde etmiş oluyorlar ve ziyaret ettikleri türbeler kalplerinde yaşamaya devam ediyor. Kalplerimizdeki türbelere bağladığımız çaputları da çözsek mi? Birbirimizin rızasını kazarak gönüllerimizdeki mumları uyandırsak mı? İşte Bacım Sultan’ın bana hatırlattıkları. “Yolda kalanları geri çevirme al arabana.” diyerek Emre’ye güzelliğini hatırlatması. Allah’ın Bacım Sultan’dan bunları göstermesi. Okuyabilene daha nice dersler, dinleyebilene daha nice nasihatler var.

Bu güzel sohbetten sonra ana yola yürüyerek geçmeye karar veriyoruz. Yaklaşık dört beş kilometrelik bir yol bu, dağın eteklerinden döne döne aşağıya inen. İmam bizi yolda havlayan köpeklerden korumak için eline aldığı uzun değnekle yolun başına kadar geçiriyor. Biz de elimize bir değnek alıp düşüyoruz yola. Niyetimiz yine güvenmek ve bir vesile gelirse onunla Nallıhan’a dönmek. Daha önce hiç böyle yalnız bir yolda, yolun hemen yanından yükselen heybetli dağların, tepemizden uçan şahinlerin, yerde biten bahar çiçeklerinin, kendi içimdeki heyecanlı ve ürkek titremenin eşliğinde yürümemiştim. Ayaklarım diyorum. Artık sızlamıyorlar. Eskişehir’de yüklerimizle yürüdüğümüz o on beş dakikanın nasıl zulüm gibi geldiğini anımsıyorum. Şimdi elimizde sadece bir değnek, bu kez ayaklarımız her bir adımla yeri öpüyor sanki. Allahım sana güvenmek ne kadar güzel bir hismiş, nasıl olmuş da bunu unutmuşum, o kadar önlemlerle kendimi koruduğumu zannederken aslında güven hissimin incindiğini nasıl olmuş da fark etmemişim? Dervişlerin neden hep yürüdüğünü işte o zaman anlıyorum. Bilinmeyende yürürken, normalde gizlenen zanların ve korkuların öyle görünür oluyor ki sonunda onlarla da yol arkadaşlığı ediyorsun, özgürleşiyorsun onları kucaklayınca, onlara rağmen yürümeye devam ediyorsun. Bir de diğer varlıklarla, dağla, taşla edilen yoldaşlık var. O bağlantısallık içine işliyor, yalnız yürüyorum demeye de utanıyorsun bir süre sonra. Mahcubiyet çöküyor üzerine ve bu utanç duygusunun aksine çok iyi hissettiriyor. Mahcubiyet alçak gönüllüğün verdiği ve iddiasızlıktan gelen bir başını yere eğme, secde etme hali. Buğdaylar gibi. Utancın verdiği o ağırlık ve yargı yok. Ah nasıl da karıştırmışım bunları birbirine! Yollar siz sağ olun, akla karayı ayırdığınız için birbirinden. Dağların eteklerinden döne döne iniyoruz. Bu kez otobüsün içinde değil dışında semaya katılıyoruz. Bir köyün içinden geçerken evinin önündeki yalığa akan suda ıspanaklarını yıkayan ve akşam yemeğini hazırlayan teyzeyi görüyoruz. Suyun içinde kurbağalar da ıspanağa methiye düzüyor. Teyze selamımızı şaşkınlıkla alıyor ve “Buyrun tanımayadım?” diyor. İlk bakışta çok geçerli bir cümle gibi geliyor, üzerine düşmüyorum. Sonrasında şunu fark ediyorum. Bu köylerde tanımamak şaşırtıcı bir durum olmuş. Aslında o kadar emin ki bizim tanıdık olduğumuza, bizi tanımaması onu şaşırtıyor! Anadolu’da böyle bir halden bahsediyorum işte. Köyde bize eşlik etmeye başlayan bir köpeğin de rehberliğinde ana yola çıkıyoruz. Yola adım atar atmaz yağmur çiselemeye başlıyor. Gülümsüyoruz. Bizi Nallıhan’a götürecek nasibimizi bekliyoruz. Uzun bir bekleyişin ardından emekli bir öğretmen bizi arabasına alıyor ve Nallıhan’ın yolunu tutuyoruz. İçimde burulan bir parça var köyü ziyaretten sonra. Köyün yaşlıları bu dünyadan göçünce ne olacak? Güvene dayalı bu ağırlama sanatına, geleneğine ve ritüellerine kim sahip çıkacak ve yeni nesillere bunlar nasıl aktarılacak? Ve Bacım Sultan’a ve onun kuyusuna kimler vefa göstermeye devam edecekler?

3.GÜN-13 Mart 2019

“Arkana bak da düşün yeniden Ne fark eder ki sen ya da ben İçime dolan tüm korkuları Denize bıraktım sahilden”

Emremsultan köyünden geçen köy minibüsünde Burcu Güneş’in bir zamanlar pek meşhur bu şarkısı çalarken “Allah Allah” diyorum, bu şarkının sözleri aslında ne kadar da manalıymış. Dinlerken bambaşka şeyler çıkıyor içinden. Biz de üç gündür sahil sahil dolaşıyoruz, içimizdeki korkuları bırakıp güvenmeyi seçerek ve bu güvenin getirdiği güzelliklerin zevkine vararak, ne fark eder ki sen ya da ben sözlerinin manasını keşfetmeye çabalıyoruz. Minibüs ana yoldan içeri doğru saptığında sağımız solumuz genişlemeye başlıyor. Şimdi dağların yamacında değiliz. Yolun iki yanında yemyeşil ovalar uzanıyor. Arkasında morlu kırmızılı dağlar heybetle bizi bekliyorlar. Artık düzlüğe eriştik diye fısıldıyor yol. Tapduk Emre bekliyor. Bacım Sultan babacığına çoktan haberi uçurmuş olmalı. Türbenin avlusuna girer girmez, kadın bir türbedar bizi karşılıyor. Remziye Teyze. Mermer çeşmede abdest alırken yanı başımda bekliyor, hemen elindeki peçeteyi uzatıyor. Ah Tapduk Emre dedem, işte misafirlerini Remziye Teyze aracılığıyla böyle karşılıyor. Teyze bahçedeki süslü bir kabri göstererek, “Bu Mısır prensesi Tapduk Emre’yi görmek için gelmiş, yolda vefat etmiş. Tapduk Emre onun buraya gömülmesini ve ziyaretçilerin de ilk burada dua etmesini istemiş” diyor. Burada da kadınların el üstünde tutulduğunu, hizmetin kadından geldiğini görüyorum. Derin bir iç çekerek türbenin içine giriyorum. Sıra sıra dizili minderlerden yeşil kadife olanı seçip üzerine oturuyorum. İçeri girer girmez kudretin manasını tüm bedenimde hissediyorum. Bilmem ne kadar süre hatta süresizlik içinde geçen bir söyleşmeden ve halleşmeden sonra dışarıda perdelerle kapatılmış yere oturuyorum. Remziye Teyze perdenin arkasından bizi gözlüyor. “Teyze gel, müsait burası” diyorum. “Çay demledim kızım, soğumadan çağırayım dedimdi, ondan bekliyorum.” diyor. Yaptığı gözlemek değil gözetmekmiş oysa. Bir ah daha, bir vah daha çekiyorum. Gönlümün ateşi iyiden iyiye tütmeye başlıyor.

Anadolu’da fark ettiğim şeylerden biri sofranın önemi. Misafiri sofrada ağırlamak burada bir seremoni haline gelmiş. Sofranın illa ki mükellef olmasına gerek yok. Burada gözlemlediğim zaten sofranın kendiliğinden, bir şekilde o anda her ne mevcut ise onunla hazırlanması. Yani sofranın manası elde avuçta mevcut olan rızkı paylaşarak bereketi arttırmak. Bugünün sofrası da Remziye Teyzenin türbedar kulübesinde kuruluyor. Tek gözlü ahşap bekçi kulübesine ısınmak için giriyormuş teyze. “Buraya belediye elektrik bağlamadı.” diyor. İçeride küçük bir tüpün üzerinde çaydanlık kaynıyor. Kulübenin geniş penceresinin önündeki pervaza oturuyorum. Sofrada kızartılmış biber, bazlama, yoğurt ve turp var. Remziye Teyze hala çantasında sofraya koyacak bir şeyler arıyor. Sonunda bulduğu domatesi de doğrayıp sofraya koyuyor. Ailesinde yaşanan büyük bir kriz sonrası geçirdiği bunalımla belediyeye bu pozisyon için başvurduğunu ve kabul aldığını söylüyor. Bu süreçte Tapduk Emre ona kol kanat gelmiş. Az sonra soframıza bir amca yaklaşıyor. Remziye Teyzenin eşi de meğer burada türbeye bakıyormuş. Tapduk Emre’yi dedesi yerine koyduğunu, ona gelen misafirlere hizmetinin ve hürmetinin eksiksiz yerine getirilmesi gerektiğini söylüyor. “Buraya gelenlerin ben kulu kölesi olurum, onların arzuları başımın üstünde, arzuları yerine getiremezsem vay halime!” diyor. Bir seferinde oğlu Nallıhan terminalinde iki kadın ile karşılaşmış. Bu kadınlar Tapduk Emre’ye gelebilmenin yollarını soruyorlarmış. Oğlu da babasını gelen misafirlerden haberdar etmek için aradığında Yakup Amca “Hiçbir yere ayrılmayın, almaya geliyorum sizi!” diyip kilometrelerce yolu katetmiş arabasıyla ve o misafirleri kendi evinde ağırlamış. Aynı ilgi ve alakayı bize de gösteriyor. Hatta köy minibüsünde bir yolcunun bahsettiği ve ulaşımın gayet zor olduğunu belirttiği, Tapduk Emre’nin öğrencilerinden biri olan Şeyh Cafer Sadık Hazretlerini anlatmaya başlıyor. Yıllar önce türbesini yenilerken dağın başında nasıl da kumsuz, susuz kaldıklarını ve bir anda karşılarında beliren kumun suyla dolup kendi kendine karıldığını. “Evet, minibüste bahsettiler bu zattan lakin ulaşım çok zormuş” der demez. “Haydi arabam arka tarafta, sizi götüreyim. Siz istersiniz de ben yapmaz mıyım!” diyor. Sanki her an tetikte, nasıl daha iyi hizmet edebileceğini kolluyor. Ne olduğunu anlamadan kendimizi dağın eteklerinde, zirveye tırmanırken buluyoruz. Sonunda zirveye varıyoruz. Nefes kesici bir manzara var. Yakup Amca için Cafer Sadık Hazretlerinin kapısında olmak ve ona hizmet etmek çok özel. Kapısından niyazlarla giriyoruz. İki sanduka var. Biri Cafer Sadık Hazretlerine biri de Rahim Baba’ya ait. “Bu iki sanduka arasında uykuya dalanlar teslim olabilenler” diyor, “rüyalarında buluşuyorlar onlarla. Uykuya dalamayanlar da isterlerse sabaha kadar yatsınlar, bir şey çıkmaz” diyor. Yavaş yavaş iki sanduka arasına doğru yürüyüp oturuyorum. “Yakup Amca şimdi hiç burada uzanmayı denemeyeyim uykuya dalarsam dönüş vaktini kaçırırız” diyorum, gülüyoruz. Orada otururken eşimden bir fotoğraf çekmesini rica ediyorum. Yakup Amca “Orada fotoğrafa izin vermezler, daha önce bunlara çok inanmayan biri üst üste fotoğraf çekti ama hepsi karanlık çıktı, yandı.” diyor. Hemen telefondaki fotoğrafa bakıyoruz, yanmamış. “Demek izin vermiş baba diyor.” Çıkarken “Benim vasiyetim, vefat edince bedenimin bu kapının önüne gömülmesi. Böylece Cafer Sadık Dedemi sevenler benim üzerime basıp öyle çıkabililer huzuruna” diyor. Gözleri dolu dolu oluyor.

Burada her sene şenlik yapılıyor, dualar okunuyor, lokmalar yeniliyormuş. Bir sonraki şenliğe katılabilmek niyetiyle oradan ayrılıyor ve Tapduk Emre türbesine geri dönüyoruz.

“Sabah sizin geldiğinizi görünce apar topar minderlerin kılıfını dikip koymuştum.” diyor Remziye Teyze. Ah o yeşil kadife minderin beni nasıl ağırladığını bir bilse. “Bu saatte Nallıhan’a otobüs de araba da geçmez zor olur, olmazsa ben bırakayım sizi.” diyor Yakup Amca. “Ben sizi mağdur edersem Allah da beni nasıl biliyorsa öyle yapsın” diyor. O anda yola doğru inen bir araba görüyoruz, Remziye Teyze hemen el edip durduruyor arabayı. Nasılsa kendimizi birden arabanın içinde Nallıhan’a doğru dönerken buluyoruz. Yağmur çiselemeye başlıyor. İki yanımızdaki ovanın yeşili gözlerimizi alıyor, dağlar kızıl bir şarap gibi kaynıyor ve buralara ayak basmış nice taliplilere bu badeyi sunarak onları sarhoş etmeye devam ediyor.

Nallıhan’da iniyoruz. Bacalardan tüten dumanın, şehrin bağrında dinlendirdiği ariflerin kokusu şu üç günde üzerimize öyle bir siniyor ki her yerimiz dualanıyor. Ceplerimizde ardıç ağaçlarının çekirdekleri, Bacım Sultan’ın kuyusundan bir şişe su ve kulağımızda Yakup Amca’nın sözleriyle Nallıhan’a şimdilik veda ediyoruz.

İşte Anadolu kapılarını bize böyle açıyor.

Recep Ayı

Recep Ayı

Neye rağbet halindeysen ona hamilesin. Rağbet edilen rahme düşer, rağbette gösterilen çaba da rahme atılan bu arzu tohumunun büyümesini sağlar.

Mircea Eliade (the sacred and the profane-kutsal ve profan) adlı kitabında şunları söyler: Kutsalın yapılabilecek ilk muhtemel tanımı dünyeviden (profan) farklı olmasıdır. Kutsal kendini dünyeviden farklı şekilde dışa vurduğu zaman insan onun farkına varır. Kutsalın kendini açığa çıkarma eylemini tanımlamak için bir kavram buldum; hierophany (kutsalın ifşası). Bu kutsal gerçeklerin dışavurumudur. Bir ağaca ve taşa gösterilen saygı ona tapınmaktan değil kendileri kutsalı ifşa edip vücuda getirdikleri içindir; artık onlar bir ağaç ve taş değil kutsallığın kendisidir.


Kendilerine yüzyıllardır kutsal bir değer atfedilen zamanların potansiyel olarak yüklü zamanlar olduğuna inanırım. Belli bir gelenek bağlamında gerçekleştirilen pratikler ve bu pratikler etrafında topluluk oluşturan (fiziksel ya da duygusal) insanların yaşadığı tecrübeler, kutsalın alanının hediyelerini gözler önüne seriyor. İnsanoğlunun dinmek bilmeyen kutsala tekrar kavuşma özlemi ve çabası sayesinde, elde olan imkânlarla kutsalı ağırlayacak mekanlar ve alanlar inşa ediliyor. Bu alanlar, insan psişesi için sembolik bir kap görevini görüyor ve bu kabın içinde kendini bir geleneğin parçası olarak “ait” hisseden kişi, desteklendiğini hissettiği için kutsalla ilişkisine ket vuran dirençlerini en azından alanda olduğu sürece asgariye indirebiliyor ve zaten kendisinde misafir ettiği güçle tekrar karşılaşıp hatırlayış anlarının keyfine varıyor.

Oluşan sembolik kabın burada önemli bir işlevi var şayet insanın kendiyle ve dış dünyayla etkileşiminde sembollerin rolü çok büyük. Carl Jung’a göre insanın dili sembollerle yüklüdür; işaretler ve imgeler de bu dile dâhildir. Man and his symbols kitabında Jung bu noktayı şöyle açıklamıştır “ İnsan anlayışının ve kavrayışının ötesinde sayısız şeyler olduğu için biz daima tanımlayamadığımız ve tamamen anlayamadığımız konseptleri temsil edecek sembolik kavramlar kullanırız. Tüm dinlerin sembolik dil ve imge kullanma sebeplerinden birisi de budur.” (Man and his symbols, 21)

Bu yüzden kutsalın hatırlandığı ve bu hatırlayış için belli ritüellerin ve geleneklerin uygulandığı alanlar, sembolik manada güçlü bir etkiye sahiptir. Zihnimizin ötesindeki o bilinmez (bilinip de unutulmuş olan o) alana dokunma şansını verir bu alanlar bize.  

Diğer dinlerde ve kadim geleneklerde olduğu gibi İslam dünyasında da kutsalla karşılaşma alanları olarak belli günler ve süreçler vardır. Büyük önemi olan üç aylar da bunlardan biridir. Recep, Şaban ve nihayetinde Ramazan ayları bir bütün olarak insanı sembolik bir yolculuktan geçirir. Diğer aylarda odak noktası dünyevide (profanda) olanlar bu sembolik alanın yardımıyla yüzlerini kutsala ve kutsalın yansımalarına çevirir (burada dünyalık ve maneviyat ayrımı yapmaktan ziyade dünyada olanların da kutsal bir bakış açısıyla değerlendirimesi ve madde âlemini kutsal bir yolla tecrübe etmekten bahsediyorum) İnsanda belli bir bilinç oluşması için bu yolcunun üç kapıdan geçtiğini hayal edelim. Niyet, rıza ve şahitlik. Recep ayını niyetle, Şaban ayını rıza ile Ramazan ayını ise şahitlikle sembolik manada okuyacağım şayet bahsettiğimiz gibi semboller bizi görünenin ardındaki manalara götürür. Yazıma Recep ayında “niyet” kapısında derinleşerek devam edeceğim. Şaban ve Ramazan aylarını kısmetse rıza ve şahitlik kapılarıyla ayrı bir yazıda ele alacağım. 

Kalbe doğru giden bir yolculuğa başlamadan önce niyet edilir. İslamiyet’te niyete verilen değer büyüktür. Bu konuyla ilgili bir hadis bile vardır “Yapılan işler niyetlere göre değerlenir.” Bunun iç manalarından biri şudur: Edilen niyet aslında kişinin o anda nerede durduğunu, içinde neyin canlı olduğunu ve bu canlı olan durumun ne yöne doğru akmak istediğini fark etmesine yarar. Çünkü niyet etme esnasında kişi kendisiyle içsel bir konuşmadadır, tıpkı duada olduğu gibi. Arzularının farkına varan kişi, bu bilinçle kendisiyle dua halinde olan kişidir. Ne istediğini bilmek aslında ne durumda olduğunu tasdik etmek ve hâlihazırdaki durumdan kaçmak yerine onun içinde oturmaya kabul vermek gönüllüğüdür.

Niyet kapısının açtığı bu alan bağlamında Recep kelimesinin manalarına bakalım. Tercip masdarından türetilen bu kelime ilk etapta “saygı” anlamını verir. Bayezid Yahya bin Ziyad Ferra’dan naklen:

-Bu aya Recep adının verilmesinin sebebi şudur ki bu ayda Araplar, hurmaları bol ağaçlara destek verirler. Kökünden dalına kadar ağaçları bağlarlar ki rüzgar onları sallayıp meyvelerini düşürmesin.

Reccebtün-nahle (hurmaya destek verdim) tabiri de bu bağlamda kullanılırmış.

Bir de tercib kelimesi var ki o da hurmanın meyve dalları eğildiği zaman yere düşmemesi için ona verilen desteğe verilen addır.

Recep ayının manası şimdi daha da hissedilmeye başlıyor. Burada bahsedilen saygıyı ben insanın kendi özüne duyduğu saygı olarak anlıyorum. Bu noktada Şeyh Galib aramıza katılıyor:

 Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen   Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen

 Kendine bir hoşça bak; sen âlemin özüsün; varlıkların gözbebeği olan insansın

Şayet Azhab suresi 72. Ayetin bir bölümünde de “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar. Onu insan yüklendi.” demektedir.

O halde böyle değerli bir emaneti taşıyan her birimiz birer hurma ağacı değil miyiz? Gönlümüzdeki hurmaları nasıl büyütüp kolluyoruz ve etrafımızdakilerle paylaşıyoruz? 

Dallarımız hediyeleriyle ağırlaşıp yüzünü yere doğru eğdikçe, meyvelerimizi heba etmemek için neler yapıyoruz? Kendi içimize döndükçe zaman zaman bize misafir gelen bu ağırlık hissinin aslında meyvelerimizin olgunlaştığının bir habercisi olduğunun farkında mıyız?

İşte Recep ayında kendimize sorabileceğimiz kıymetli sorular.

Rıza Üzerine

Rıza Üzerine

Allah senden razı olsun derler ve bazen şu cevap gelir: Sen Allah’tan razı mısın? Rızayı çoğu zaman karşı taraftan/ötekinden devşirme eğilimimiz var. Zaten o benden razı olunca işler kolaylaşıyor ve ben de otomatik olarak razı oluyorum. Ya karşı taraf benden razı olmadığında ya da bununla ilgili herhangi bir meselesi yoksa ne yapacağım?

Birinden razı olmak çok katmanlı bir mesele. Haydi açmaya çalışalım olduğu kadar.

Birinci katman: ben. Ben kendimden razı mıyım? Tam da şu anda, olduğum hâl ile, hissetiklerimle, bu bedenin içinde ve olduğu şekilde, dokusuyla, kokusuyla, tadıyla, duruşuyla, ondan razı mıyım? Bir bütün olarak kendimden ne kadar razıyım? Kendinden razı olan içsel huzurdadır yani selamettedir. Selam, yani barış, onun üzerinedir. Onun üzerinden de ilişkide olduğu tüm varlıkların üzerine akar. Kendine olduğun halinle kabul vermek demek üzerinde çalışarak dönüştürmek istediğin kusurlarını görmezden gelmek değil. Burayı karıştırmamalı. Bir şeyin dönüşmesi için önce şefkatle haneye buyur edilmesi gerekir yoksa direnç gelişir. Direnç olan yerde rıza olmaz, zorlama olur. İnsan kendi kendinin amansız yargıcı ve acımasız celladı kesilir.

Kendimden razılığın temel pratiği şahitlik. Bedenime ve duygularıma, onları yargılamadan, müdahale etmeden, bir kuş bakışıyla Tanrı’nın penceresinden bakar gibi bakabiliyor muyum? Bir bebeği incitmekten korkar gibi, nazikçe, şefkatle ve sevgiyle, sadece ama sadece onu görüp duyabiliyor muyum?

Mesele şahitlikle de bitmiyor. Şahitlik anında ve şahitlikten sonra yükselenleri isimlendirmeden onlarla, oldukları hâl üzere durmayı deniyor muyum? Yani bende açılanların bilinmezliğinde oturabiliyor muyum? Müdahale etmeden? Evet ise, işte bu rıza. Olanı biteni kontrol etme çabasını elden bırakmak. Yani her ne olup bitiyorsa ona güvenebilme cesaretini gösterebilmek. Bu tür güven, kutsalın eliyle açılanlara da iman. Bu iman yoksa, rıza da yok.

O ele iman edenler, kutsalın eli hâline geliyorlar. Yani hiç pasif bir yerde değiller. Olup biten her şeyin tam da göbeğinde bilerek ve isteyerek duruyorlar ve dahası bir şeylerin olup bitmesi için gereken alan haline geliyorlar, onlara meydan oluyorlar, beden oluyorlar, nefes oluyorlar. Bu zannettiğimizden daha da aktif bir hâl. Rızanın ikinci katmanı: etrafımda olup bitenler. Her an açılıp kapananları yine şahitliğin yargısız gözleriyle buyur etmek. Ve olan bitenleri, bize iyi hissettiren ve kötü hissettiren olayları birbirinden ayırmadan, aynı cömertlik ve misafi rperverlikle ağırlamaya çalışmak. İkramlarımızı sunmak. Birine daha çok tutunmak demek, orada bağımlılık geliştirmek demek. Rızada asıl olan şey, gelip geçen olaylarla bağlarımızı çözebilmektir. Olup bitenin etkisi altında kalmadan, oradan oraya savrulmadan içlerinde oturabilmek. Köklerimize tutunabilmek fırtınalar koparken. Gölün içindeki nilüfer sakinliğinde oturabilmek. Sadece oturmak, misafirlerimizle. Bu onlara sunabileceğimiz en leziz ikramlardan biri; sadece ama sadece onlarla oturmak. İkinci adım da, “Şahitlik ettiklerim rehberliğinde şu anda burada ne olmak istiyor ki onun eli olayım?” sorusunu kendimize sormak. Cevapları hemen almak güdüsüyle değil. Belki de soruyu alana bırakmak ve bir adım geri çekilmek. Soruyla nefes alıp vermek. Derinden dinlemek yükselecek cevapları. Bu, olup bitenlere tepkisel bir yerden cevap vermemizi önlüyor. Aldığımız cevap eğer “Şimdi harekete geç!”, “Sınırlarını koru!”, “Başka bir olasılığın olduğunu göster!” ise yine olabildiğince yargısız bir yerden bunları tevazuyla fakat netlikle gerçekleştirmeye çaba göstermek. Üzerine misyon yüklenmiş bir süper kahraman gibi davranmayı bir kenara bırakmak. Anın bilgeliğine kanallık edenlerin en büyük erdemi tevazuları ve sadelikleri. Rızanın üçüncü katmanı: etrafımdaki insanlara rıza göstermek. Onlardan bana açılan her ne varsa bunları öncelikle kişiselleştirmemek. Sağlıklı ego, olmakta olana şahitlik eder ve o duruma herkesin hayrına olacak en uygun yanıtı yine tevazu ve basitlik çerçevesinde bulur. Sağlıksız ego, bir şeyleri üstüne alınır, dramatize eder, karşı tarafın kendisine projekte ettiği şeyin ya içine girip merkezinden savrulur ya da bu projeksiyona aşırı tepki göstererek kendi haklılığını savunurken yine merkezinden savrulur. Etrafımdaki insanlara rıza göstermek demek onları körü körüne kabul etmek

ve kendimi bir şeylere maruz bırakmak demek değil. Etki-tepki ve savunma mekanizmalarını bir kenara bırakıp, bağlardan özgürleşebildiğimiz bir alanda birbirimizdeki kutsalı görme çabası. Hele ki en yakınlarımızın kutsalın bize özel olarak dönük yüzü olduğunu keşfetme heyecanı ve merakı içinde olarak.

Ayasofya ile Sohbet

Ayasofya ile Sohbet

Bugün Ayasofya’nın önü ilk açıldığı günler gibi ana baba günü değil. Artık ziyaret edebiliriz. Kontrol noktasından geçiyoruz. Önünde bekleyen gruba yaklaşıyoruz, orada bulunan polis, “İçerideki cemaati önce boşaltacağız sonra dezenfekte edilecek her şey. İçeri girmeniz bir buçuk saati bulur” diyor. Karnımızı doyurup geri dönüyoruz. Kadın ve erkekleri ayrı ayrı alıyorlar. Alanı ziyaret edenlerin çoğunun dini hassasiyetleri gözetiliyor. Güneşin altında kavrulmaktan korkuyorum önce uzun bir bekleyişle. Neyse ki kadınların olduğu kuyruk bir nehir gibi akmaya başlıyor içeri. Arkamdaki kadın sürekli ayakkabıma basıyor. Heyecan ve merakla itekliyorlar birbirlerini içeriye. Müze zamanlarında içeri girişlerimizi hatırlıyorum. Yine aynı kalabalık, yine aynı kuyruk. Yalnız coşku seviyesinde göze görünür bir şekilde fark var. Çok fazla işlenmiş zihniyle değil bedenindeki ham kuvvetle hareket edenleri görüyorum. Bu ilkel kuvvetten çekindiğimi hissediyorum. Başımdaki hasır şapkayı çıkarıp örtümü takıyorum. İçeri girmeye hazırım. Gerçekten hazır mıyım? Kalbim pır pır, dilimde dualar. Elim kalbimde Ayasofya’yı selamlıyorum. Önümdeki teyze çoktan telefonunu çıkarmış, Ayasofya- yı Kebir Cami tabelasının fotoğrafını çekiyor. İçeri girenlerin ilk sözleri “Ohh burası ne güzel, serinmiş” oluyor. İçeride ayakkabıları çıkarıyoruz, Ayasofya’nın mermerlerine ayak basmak çok iyi geliyor, orayı daha yakından hissetmemi sağlıyor. Kaygan, yumuşacık, buz gibi…Tabanlarımdan çıkan bilmem kaç asırlık kökler mermeri delip Ayasofya’nın kalbine kadar iniyor. Girişte oturan din görevlisi amcalar o esnada aralarında sohbet ediyorlar. Tabanlarımdan çıkan köklerden haberleri yok, yoksa izin verirler miydi? Budamaya mı girişlerdi ellerinde bahçıvan makasları ile? İçeri girdiğimde ayaklarım turkuaz rengi halılarla buluşuyor. Kendimi misafirliğe gitmişim gibi hissediyorum. Komşunun sadece misafirlere ayırdığı odasındaki o son moda halılara basıyorum sanki. Rengi rahatlatıyor. Yerler su altında kalmış.
Mekanı hissedebilmek için sağa sola döndükçe kanatlanıp tepemde uçuşan cep telefonlarına takılıyor sürekli gözlerim. İnsanlar mekanı hissetmek için beş duyuları yerine cep telefonlarını kullanıyorlar. (çoğu zaman ben de dahil) Telefonlar sevenle sevilen arasında bir aracı olmuş. Telefonlar dini tecrübe ile kişi arasında ruhbanlık yapıyor. En sevdikleriyle ya da belki de kendilerini kanıtlamak istedikleriyle video görüşmesi yaparak, bol bol selfie çekilerek, mekanı fotoğraflayarak aslında Ayasofya’yı medyatik yüzüyle bir müzeye dönüştürüyorlar. Cami olmasına bu kadar sevinen bu insanlar, ona camiden çok müzede sergilenen bir obje muamelesi yapıyorlar gibi hissediyorum. Caminin o huşu dolu atmosferi nerede? Edeple hareket eden o cemaat nerede? Madem o kadar hevesliydik burayı kutsal bir alan olarak kullanmaya, meydan açık, burada mümince hareket edenler nerede? Hayrete düşüyorum. Aslınur, sakın yargıya kapılma, ayrıştırma diyorum. Hele ki Sofya’nın alanında. Kendimi sürekli hizalıyorum o zamansız ve mekansız şefkatli şahitliğe. Sofya’nın tam da şu anda yaptığı şeyi ders al, iyi bir öğrenci ol. Bak, o nasıl da şahitlik ediyor içinde olan bitene. Şefkatle, sabırla, bir kişiyi diğerinden ayırmadan. Hoşgörü diye buna derim ben. O yüzden katman katman bağrında taşımıyor mu farklı dinleri, kültürleri. Nasıl bir kapsayıcılık, ne kadar da ilham verici. Hem de yüzyıllardan beri. Halıların üzerinde çocuklar oyunlar oynuyorlar. Bir keresinde Marian da içindeki çocuğun oyunbazlığına kapılıp tam da kubbenin altında yere uzanarak mekanla daha yakından bir ilişki kurmayı denemişti de insanlar tek tek aynı şeyi yapmaya başlamışlardı. Yıldızları izleyenler gibi Nur suresinin o büyülü ayetinin altında uzanmışlardı. Sonra güvenlik görevlisi gelip uyarmıştı, burası müze, yasak diye. Sadece dolaş, bir köşede oturmak bile kuşku uyandırır böylesine seküler bir alanda. Bir arkadaşımız otururken gözünü kapattı diye yine güvenlik gelmiş ve “Burada meditasyon yapmak yasak” demişti. İçim acımıştı, bir alanın böylesine maneviyatından soyulmasına. Gözümüzü bile kapatamaya korkuşumuza. Karşıda tam da pencereden giren ışık huzmesinin düştüğü yerde bir erkek çocuğu uzanıyor. Sanki bir mücevherin içinde oturuyor. Sahne ışıkları yıkıyor bu erkek çocuğunun tüm varlığını. Yanında bir erkek daha. Oynuyorlar. Bu kutsal alanda. Sofya kulağıma fısıldıyor: “Bu çocuklar, farkındalıklı erilin yükselişine işaret ediyor. Onlar benim alanımda oldukları sürece, bilseler de bilmeseler de dişilin ışığıyla yıkanacaklar. Atalarından aldıkları, ataerkilden öğrendikleri o yıkıcı kodları, özellikle dinle ilgili olanları, içlerindeki güçlü dişil sayesinde sahiplenmeyecekler, şifalandıracaklar. Yeni bir dünyanın yaratımını yükselen erilleri yeşertecek.” Gülümsüyorum, bir oh çekiyorum. Kıblenin olduğu tarafa geçemiyorum, erkeklere ayrılmış, hala namaz kılanlar var. Meryem Ana’nın himayesine aldığı çoğu büyüyememiş, ergenleşememiş ve derinden yaralı erkek çocukları bunlar. Yetişkin bedeninde olsalar da. Mantıklı diyorum, Meryem Ana’ya ne kadar yakın olurlarsa o kadar şifalanırlar. Farkında bile olmadan. Bilinçdışı çalışıyor, malum. Mekanın kolektif frekansına boyanıyorsun ister istemez. Meryem Ana’nın yüzü beyaz bir perdeyle örtülmüş olsa da, kim kimi kandırıyor ki. Biz perdeleniyoruz bir kat daha. Bırakıyorum ön safı onlara. En çok ihtiyacı olanlara. İçimdeki kadın erkek eşitliği söylemi ufalanıyor. Bisküvi kırıkları gibi dudaklarımın kenarında kalıyor. Maske olduğundan kimse görmüyor. “Kendini şimdi bu adamlardan üstün mü tutuyorsun
Aslınur? Sakın ha, gitme sakın o tarafa” diyor Sofia. Tamam anacığım, tamam. Estağfurullah. Estağfurullah. Meryem Ana’nın keyfi yerinde bence. Yıllar önce Hz Mevlana’yı ziyaret ettiğimde gönlüme bir ilham inmişti. Türbeyi ziyaret edenler genelde hayal kırıklığına uğradıklarını, bundan daha deruni bir tecrübe beklediklerini, umduklarını bulamadıklarını söylediklerinde Hz Mevlana demişti ki bana: “Kızım burası dişilin alanı. Hz Şems gibi değil, orada herkes güçlü enerjiyi kudreti hisseder. Dişil olan tesettürlüdür, yani giz perdesinin arkasında saklıdır çünkü çok güçlüdür. Ehil olmayanı yakar. Gerçek taliplisi ancak bu peçeyi kaldırabilir. Yoksa peçeyi kaldıramayanlar dişili görmez, sıkılır, buraya bir şey yok diyip kalkar gider. İyi ki gider, bu bir doğal seçilim sürecidir. Sapı samandan ayırır” Aynı şey Meryem Ana ile mi gerçekleşiyordu? Bu cemaatten ondan açılan kudrete hazır olmayanları yakıp kavurmamak için kendini gizliyor muydu? Allah’ım bu nasıl bir şefkatti, diğerkamlıktı? Cemaatten, sadece o perde arkasını görecek gözler için kendini saklıyordu. Meryem’in mertebesini, Hakk’ın karşısındaki o saf alıcılığı kazanacakların kendi İsa’larını doğurmalarını bekliyordu. Ebelik yapmak için. Ve evet, Meryem Ana’yı sevmeyen, Hz İsa’yı bilmeyen, mümin olamaz. İsteyen amentü suresine baksın. Yani mümin olmanın gerekliliklerine. Alan kalabalıklaştıkça ve telefon trafiği arttıkça nefesim daralmaya başlıyor. Maske kullanıyor olmak da işi kolaylaştırmıyor. Görevliler maskelerini indiren teyzeleri, amcaları uyarıyorlar sürekli. Panayır yeri gibi hissettiriyor bir yandan. Bir yere oturup İnşirah suresini okuyorum, hem kendim hem de Ayasofya için. Bu kadar evladı ağırlamak ona bile zor geliyor olabilir diye hissediyorum. Bu evlatlar, Ayasofya müzeyken gelmemişler ki buraya. Müze ücretlerinden dolayı olabilir. Müze kültürleri olmadığından, ilgilerini çekmediğinden olabilir. Sanat tarihiyle ilgili herhangi bir arkaplanları olmadığından olabilir. Olabilir de olabilir. Şunu çok net gördüm ki müze zamanındaki ziyaretçi profili ile şu anki ziyaretçi profili arasında bir uçurum var. Ve iki grup da aslında tıpatıp aynılar. Müze zamanındaki ziyaretçiler şimdiki ziyaretçilerden daha iyi, daha makbul çünkü eğitimliler çünkü maddi açıdan daha iyi durumdalar, çünkü laikler demiyorum. Asla da demeyeceğim. O zamanların ziyaretçilerinin de Ayasofya’nın manevi kimliği ile ilgilenmediklerini, hakikatinin farkında olmadıklarını, bir şeyleri daha maddi düzlemden tecrübe ederek nesneleştirdiklerini, bilinç olarak yetişkinliğe geçiş yapamadıklarını düşünüyorum. Modernitenin kazazedeleri olarak. Şimdikiler de henüz farkında değiller, travmatize olmuş, ataerkin egemenliğinde olan dinin kazazedeleri olarak. Yani idrak ve bilinç açısından ziyaretçi profili değişmiş değil. Sadece sosyal tabaka ve bu tabakanın kendini görünür kılma şekli açısından büyük fark var. Kadınların çoğu tesettürlü. Erkeklerden şalvar giyenler, sarık takanlar, ellerinde değnekleri ile gezenler var. Başı örtülmüş, ellerinde ayıcıklarıyla gezen minik kız çocukları var. Farklı tarikatlardan, vakıflardan gruplar var. Anadolu’nun bilinç olarak hala ergenlik (ve çocukluk) seviyesinde olan büyük anneleri, büyük babaları, amcaları, teyzeleri, tüm yaralarıyla, travmalarıyla, içselleştirdikleri kalıplarla Ayasofya ile buluşuyorlar. Anadolu ile olduğu haliyle bir araya geliyor Sofya. Bu kişiler belki de
hayatlarında ilk kez bir kilise yapısında namaz kılıyorlar. Bu, ne kadar zorlu görünse de o derece müthiş bir dönüşüm imkanı. Her iki taraf için de.
Bir kere daha söylüyorum, bunları yazarken hiçbir şekilde kişileri idrak seviyelerinden ve kıyafet seçimlerinden dolayı yargılamıyorum. Hatta çarşaf giyen kadınların bazılarına hayranlıkla bakıyorum, ne büyük tevazu ve zerafetle taşıdıklarını görüyorum o siyah ve hiçliği temsil eden kıyafeti. Tıpkı bronz teninin üzerindeki beyaz yazlık elbiseyi zerafetle taşıyan kadınlara hayranlıkla baktığım gibi. Mesele kıyafet meselesi değil. Mesele idrak meselesi de değil. Mesele parçalanmışlığımızı, bölünmüşlüğümüzü görüp bir şekilde bir araya gelip birbirimizin gerçekliğini duymaya gönüllü olabilme meselesi. Ayasofya’dan daha iyi bir mekan hayal edemiyorum bunu gerçekleştirmek için.
Kadınlar bölümüne geçiyorum, bir oh çekiyorum. Burada daha ferah bir hava var. Sadece kadınların olduğu bir alanda olmak bana çok iyi geliyor. Kadın çemberlerinden ve inzivalarından aldığım tadı, camilerin kadın bölümlerinden de alıyorum. Gencisi, yaşlısı, namaz kılanlar, tesbih çekenler, Kuran okuyanlar. Dişil gücün doğrudan bedenlenmiş hali olan bu kadınlara, Meryem Ana’nın kızlarına, burada çok iş düşüyor. Şimdiden işe koyulmuşa benziyorlar. Bilerek ve bilmeyerek. İnşallah daha çok farkına vararak, bu ibadetleri neden yaptıklarının. Annesinin yanında oturan erkek çocuğu telefonda oyun oynuyor. Bir kız çocuğu annesini taklit edip secdeye varıyor, secdeden akrobatik hareketlerle kalkarak bir örümcek gibi yürüyor yün halıların üzerinde. İki erkek çocuğu alın alına vermiş, konuşuyorlar. Biri diğerine: “Bil bakalım bu kimin sesi, ‘Bless your heart’” diyor. Başka bir anne oğluna “Kadiiiir poz ver, resmini çekiyorum.” diyor. Dün bir dostumla yaptığım konuşma geliyor aklıma. Allah’ın el-Kadir sıfatının her şeyden nasıl da işlediği. Yanında namaza durmuş kız çocuğunun üzerindeki demode eteği düzeltiyor annesi. “Söz veriyorum sana güzel kız, namazlarını kılarken bir kraliçe gibi görüneceğin, güzel kıyafetler tasarlayacağım sana. Sevgiliyle buluşmaya giderken üzerine en güzel elbiseni geçirmiş olacaksın ve bu sana müthiş bir heyecan ve saadet verecek büyük buluşman için” diyor içimdeki ses.

Bir ânın içinde o kadar çok şey açılıyor ki neyi nasıl takip edeceğimi, ilmek ilmek açılan hikayeleri nasıl öreceğimi şaşırıyorum bir müddet sonra. Derin bir ah çekerek gözlerimi kapatıyorum tefekkür için. Alışkanlıktan olsa gerek gözlüklerimi indiriyorum. Sonra fark ediyorum ki arkamda gözleri kapalı tefekkürde başka bir kadın var. Bunu yapmaya artık iznimiz var. Gözlüklerimi çıkarıyorum. Ve hepimizi, kendimizi bu hikayedeki hangi kesimle temsil ediyorsak olalım alışık olduğumuz gözlükleri çıkarıp, ân be ân yeniden yükselen hikayelere kulak vermeye davet ediyorum. Bence Ayasofya bunu hak ediyor. Ayasofya ile birlikte bu toprağın insanları da.

Bensizlik Evinin Dertli Sakinleri

Bensizlik Evinin Dertli Sakinleri

Korona geldi. İlk hafta bedenime dönmek için elimden geleni yaptım. Ritüellerime döndüm, çok iyi hissettim. Daha aktiftim. Kendimi daha canlı ve coşkulu hissetmeye başladım. Instagramda insanların nasıl canla başla hediyelerini paylaşıyor olduklarını gördükçe “İşte zamanı geldi, insanlar hizmetlerini kucaklamaya ve çevreleriyle paylaşmaya başladı” diye umut doldum. Hala umutluyum.

İkinci haftada kendi hareketliliğime, etrafımda daha da ivmesini arttıran hıza şöyle bir baktım. Bu bir savunma mekanizması mıydı? Yoksa iç kaynaklarımla bağlantıya geçtiğim için akan bir üretim hali mi? Ya da hepsi? Bilmiyorum. Durumu değerlendirmek, senaryolar yazmak için erken olduğunu fark ediyorum. Senaryolar yazma vaktinin çoktan sona erdiğini fark ediyorum.

Gerçekten bilmiyorum. Bu “krizin” içinde, ne kadar kalacağımı bilmeden, nasıl kalacağımı bilmeden ve sonucunda neler kazanacağımı ya da kaybedeceğimi bilmeden oturmaktan başka bana hizmet edecek bir yol göremiyorum şu anda. Bu oturuş nasıl bir oturuş?

Dervişler dertli olurlarmış. 

İnsan derdi sever mi?

Dert gelince onu tanımlayıp çözümlemek, ondan kurtulmak sonra da rahatlamak istemez mi?

Kim acı çekmek ister ki?

diyen tarafımı görüyorum. Bir yandan da dertli olmak ile ilgili içinde bulunduğumuz halin açtığı başka bir pencere daha var iç gözümün önünde.

Dertli olmak demek, derdin ile kalabilmek, hem de bunu bir şey beklemeden, ummadan, planlamadan yapma çabası olabilir mi? 

Ne derdimden kurtularak ne de ona tutunarak, sadece ama sadece şöyle bir durup onunla karşılıklı oturmayı deneyerek. 

Oturduğumuz oda karanlık olsa da, kuyunun dibinde el yordamı ile birbirimize dokunarak kalabilsek de, yine de bunu denemek. 

Dervişlerin yolu, benlikten bensizliğe giden bir yol. 

Ben dediğim kurgusal kimliklerim, ait olduğumu düşündüğüm evlerim, beni mutlu ettiğini zannettiğim bağımlılıklarım bu yolda görünür oluyor.

Korona’ya karşı vücudumu ve bağışıklığımı, psikolojimi ve bağlı olduğum toplulukları güçlendireceğim derken bir bakmışım ki koronayı öteki ve düşman bellemişim, kendimi yine alışık olduğum o savaşların içine atmışım.

Yaptığım her egzersiz, yediğim her super food bu savaş için beni zırhlamış, “direncimi” arttırmış. Fark etmemişim.

Bilinç kazandığımı düşünüp, tutunduğum benliklerime yeni bir benlik kazandırmışım.

Bu rahatsızlığı da rahat etmek için, bu krizi de fırsata çevirmek için kullanmışım. 

Taraf tutmuşum.

Kayırmışım.

Ayrılığa düşmüşüm. 

Bensizlik evi nasıl bir ev? 

Gözümü kapatıp hayal ediyorum.

Bir kere orada insanların ne kendilerine ne de başka varlıklara dair katılaşmış ve donmuş yargıları, hesapları, analizleri, çözümlemeleri, kurguları yok. 

Bunlar, ermiş varlıklar gibi ulaşılamaz insanlar değil. Onlara uğrayan yargıları, hesapları, anazlileri, çözümlemeleri ve kurguları birer iddia ve dava haline getirmeden, iyi bir ev sahibi gibi hoşça karşılayıp ne onlara karşı direnerek ne de onlara tutunarak ağırlamayı pratik ediyorlar.

İddiasızlık alanındalar.

Bu alan beraberinde alçakgönüllüğü getiriyor.

Egolarını öldürme çabasını bırakmışlar, ona daima şahitlik edip gözetiyorlar. 

Egosunu öldürerek yükselmeye çabalayanlar da bir savaş içinde değiller mi, ötekileştirdikleri egoları ile? 

Egosunu olduğu gibi görmeyenler insan bedeninde yaşasa da gerçek insanın potansiyeline açılamayanlar. 

Nasıl büyük bir israf değil mi?

Bensizlik evinde işte böyle türlü türlü misafirler var, gelip gidiyorlar. Dinamizm var. Her günü bir değil. Yeni şeyler öğreniliyor, eski öğrenilenlerin döngüleri kapanıyor ve şükranla uğurlanıyor. Hayatın akışına uyumlanmıştır bensizlik evinin sakinleri. Hayatın akışına uyumlanmak için durmayı bilirler. Bunu tembellik, zaman kaybı, işe yaramazlık olarak görüp kendilerini suçlamazlar. Bu hisler gelse de onları da buyur ederler. Anda durarak, anda olmak isteyenleri derinden dinlemek için kendilerine zaman tanırlar, fırsat yaratırlar. Bu da onları sabırlı kılar. Bir şeyi oldurmak ya da öldürmek yerine her an yükselen hikayelere, onlara kapılmadan iradelerini kullanarak şahitlik ederler. Bu hikayede üzerlerine düşen vazifelerin sorumluluğunun altına girerler, ta ki başka bir hikaye yükselene kadar. Bir vazifeyi, başka bir vazife uğruna geride bırakmayı bilirler. Kendilerine tek bir yol, tek bir vazife, tek bir misyon biçmezler. Fedailiğe, kurtarıcılığa soyunmazlar. Bu yüzden esneklik kapasiteleri vardır. Bensizlik evinin sahipleri, Kutsalın kendilerinden görünür olmasına izin verirler. Kutsal onların gören gözü, duyan kulağı, işleyen eli olur. Böylece, aslında hiçbir zaman zannetikleri şekilde “var” olmadıklarını fark ederler. Unuttukları zaman, dertleri devreye girer. 

Bu dert nasıl bir dert?

Bensizlik evine doğru giden yolda yürümeye devam etmek için günlük hayatımda rehavete kapıldığım anlarda, gaflet uykusuna düşmeye az kala, içimdeki o dert beni dürtüyor olabilir mi? Sen yuvaya dönüş yolunda değil miydin? diye. Merkezime aldığım bu dert beni daim kendi öz niyetimle hizalıyor olabilir mi? Her savrulduğumda beni merkezime getiriyor bu dert. 

Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş der Niyazi Mısri. 

Şu sıralar olan bitene derman aramak için koşuşturmaya (bu zihinsel ve duygusal da olabilir) girmek yerine gerçekten içinde bulunduğumuz “dert” ile kalabilir miyiz?

Ona derman gözü ile bakabilir miyiz? (Ve bu durmayı da bir çözüm haline getirip onu da fırsata çevirme eğilimimi gözlemleyerek:) 

Burada pollyanacılık oynamaktan bahsetmiyorum. Daha çok, içimde ve dışımda her ne olup bitiyorsa bana iyi hissettirdiğinde ona bağımlı hale gelmeden oradan ayrılabilmekten, bana kötü hissettirdiğinde de onunla kalabilmekten bahsediyorum. 

Kaçmadan ve donmadan.

Kaçıyorsam da gerçekten kaçtığımın farkına varmaya çalışarak o kaçışın acısını hissetmeye kendime izin vererek ve koşan adımlarımı, ayak tabanlarımı, sıklaşan nefesimi tam manasıyla hissederek. 

Donduğumda, donmaya izin vermek, o tecrübeye kapılarımı açmak.

Bu da geçer ya huu diyerek.

Yani donukken çözülmek ve hareket etmek için kendimi iteklememek

Yani kaçarken, durmak ve olayın içinde sakin kalmak için kendimi dizginlememek

O anda dertli dertli demlenmem.

İyi bir ev sahibidir dertli kişi.

Ona uğrayan misafirin şeklini şemalini görüntüsünü değiştirmeye çalışmaz.

Sofrası zaten açıktır, olandan ikram eder, gerisine karışmaz.

Sofrada ne var ise onu ikram eder, yeni şeyler eklemek, kendini iyi bir ev sahibi olarak ispatlamak yoktur gündeminde

Misafir ikramı beğendi mi, yedi mi, yediyse ne kadar sindirdi, şifalandı mı? Sorgulamaz.

Hizmetini olduğu gibi, elinden geldiği gibi, samimiyetle gerçekleştirir ve gerisini düşünmez.

Bu yüzden dertli kişiler, bu iddiasız, samimi ve hakiki halleri ile yuvaya dönüş yolculuğumuzu kolaylaştırır.

Bu süreçte birçok online çembere katılıyorum. Sorduğumuz sorular genellikle şu anda ne oluyor ve ne olmak istiyor? merkezinde. Şu anda ne oluyor sorusu ile kalmak bile belki aylar (aslında yıllar) alacak bir soru. Kendime karşı gerçekten dürüst olmayı, hakikiliği kırılganlığı, cesareti ve tevazuyu gerektiriyor bunun cevaplarına bakabilmek. Şu anda korona eliyle, hastanenin kapalı kapıları ardında, sevdiklerim olmadan, nefessiz kalıp ölmekten deli gibi korkuyor olabilirim. Bu ölüm korkusunu gördüm mü, dinledim mi, dillendirdim mi? Yoksa ölmemek için içine girdiğim bu hızlı maraton beni bu korkuları duyamayacak kadar meşgul mü kılıyor? 

Şu ölüm ve kaybetme meselesiyle birazcık oturabilsek, demlenebilsek, zaten corona ile ne olmak istiyor, ne dönüşmek istiyor sorularının cevapları kendiliğinden gelecek. Derdi olan, derdin getirdiği acı ve gamı ağırlaya ağırlaya belki de her seviyesiyle ölümü de karşılamaya hazırlıyordur kendini. Ölümün acı vereceğinden korkuyorsam, acı ile ilişkimi dönüştürmeye dikkatimi verebilir miyim? En son ne zaman acı çektim ve bu benim için nasıl bir tecrübe idi? Hatırlıyor muyum? Yoksa bilinçaltımın derin dondurucuna mı atmışım, kıtlık olunca, darda kalınca çıkarıp çıkarıp ondan besleneyim diye?

Korona geldi ve bizi gündelik hayatımızda korkutan, canımızı yakan, keyfimizi kaçıra şeylere karşı nasıl tepki verdiğimizi gözler önüne serdi. Mesela canımı yakacağını düşündüğüm bir kişiden nasıl kaçıyorsam; beni köşeye sıkıştıran meseleleri konuşmaktan nasıl kaçınıyorsam ve tüm bunları “öteki” olarak görüp nasıl bağlantımı kesiyorsam…Korona günlerinde de aynı şeyleri yapma ihtimalim epey yüksek. Hem de kendime bile çaktırmadan. Hem de kendime karşı. 

Derdiyle söyleşen, hoş beş eden eden kişi “ötekini” eve davet etmeye gönüllü. 

Savaşacak, mücadele edilecek bir düşman/hastalık/öteki, 

şimdi gelmiş misafir olmuş evimizin baş köşesinde. 

Evden dışarıya çıkmayarak koronayı saha dışı bıraktığımızı zannediyor olabiliriz 

fakat gündemimizde bu kadar yoğun olan bir şey nasıl olur da kapımızın dışında kalabilir?

Burada coronayı bedenimize davet etmekten bahsetmiyorum. Ki bu ihtimali de düşünüp zihnimizin ve kalbimizin verdiği tepkilere bakmak faydalı olabilir. Bahsetmeye çalıştığım şey, zaten korona hayatımızın merkezine oturdu. Mesele, ben onunla oturmaya gönüllü müyüm? Hem de maskesiz, hem de susuz ve sabunsuz. Olanca kiri, tozu ve dumanı ile. 

Korona derken?

Korona derken?

  Yuvaya Dönüş kitabını yazarken corona günlerini yaşıyor olmak benim için çok manidar. Zaten evden çalıştığım ve burada zaman geçirmeyi çok sevdiğim için başta hayatımda çok fazla değişiklik olmayacağını düşündüm ama tam tersine çok şey dönüşüyor. Dönüşümlere geçmeden önce yuvaya dönüş üzerine birkaç şey söylemek istiyorum çünkü aslında bence yaşadığımız tecrübenin temel mesajı bu. Yuvaya dönüş denince aklıma ilk olarak Mesnevi’nin 18 beyiti geliyor. Burada neyin hikayesi anlatılır. Neyistandan yani yuvasından kopan neyin ana vatanından uzakta içinin  nasıl oyulduğu ve ateşle yakıldığı… Neyin bu durumdan nasıl da şikayet ettiği hikaye edilir. Neyin yerine kendimizi koyalım. Biz nelerden koptuk farkında mıyız? Bu hikayede yersiz yurtsuz edilmiş yabani hayvanları, yanan ormanları, mültecileri,  kendimle birlikte içinde bulunduğumuz sistemde yuva özlemi çeken dostlarımı görüyorum. Öncelikle yaşadığımız gezegenden nasıl da koptuğumuzu görüyorum. Üzerindeki yaşam formlarından ve birbirimizden nasıl da fersah fersah uzağa düştüğümüzü. Hem de daha sınırlar açıkken. Tüm iletişim yolları önümüze serilmişken. Nasıl da bildiğimizi zannettiklerimiz ve emrine girdiğimiz doğrularımız tarafından bütünden yalıtıldığımızı fark ediyorum. Bildiğimize tutundukça gözlerimiz körleşmiş, kulaklarımız sağırlaşmış çünkü bilinenin alanında daha konforlu hissettiğimizden kendimizi çoktan karantinaya almışız. Gülünç olan o ki zaten karantinada olduğumuzu daha önce fark etmedik! Altımızdaki yerküreyi üstümüzdeki gök küreyi göremez olmuşuz durmaz koşuşturmaca içinde. Bu koşuşturmaca fiziksel olmak zorunda değil. Beyaz yakalılar değil aynı zamanda evden çalışanlar, meditasyon ve yoga yapanlar, beş vakit namaz kılıp oruç tutanlar da  buna dahil. Yani zihinsel ve manevi koşuşturmacalar da işin içinde. Hiçbirimiz  bu pratiklerin verdiği hediyelerden biri olan zihinsel ve ruhsal yavaşlamayı, bununla gelen tevazuyu, birlik inancıyla gelen bağlantısallığı ve tüm varlıklara olan saygıyı hakkıyla gündelik hayatımızda istikrarla uygulamadığımız takdirde bu süreçte virüs ve daha nice adı üstünde “kriz” bizi kendi yuvamızla ve bizden daha büyük olan o Hikaye ile hizalıyor. Doğrularımızın yarattığı sınırları bize açık ve net bir şekilde gösteriyor ve bu sınırlar da birbiri ardına yüzümüze kapanıyor. Yani yazıp oynadığımız küçük hikayelerimiz kesintiye uğruyor. Bazılarımızın şimdiye kadar yuvası;  ailesi, yaptığı işi, çalıştığı ofisi, projeleri, üretimleri olmuş. Geçim derdi, aylık maaşı, ödemek zorunda olduğu taksitleri ve borçları olmuş. Bazılarımız için prestij, konum, mevki; bazıları için yalnızlığını telafi etmeye çalıştığı arkadaş çevresi ya da ait olduğu topluluklar. Bazılarımız için katıldığı atölyeler, eğitimler, kamplar, inzivalar… Hatta yürüdüğü manevi yol ve onun pratikleri olmuş. Rahat edeyim, kendimi doyurayım, mutlu edeyim diye, hatta hakikatime ulaşayım diye yuva bildiğim bu yollar,  ya yuvama giden yolları kapatıyorsa?  Ya yuva bunların hiçbirisi değilse? Ya yuva gerçekten de şu önümüzdeki süreç gibi bilinmezde duruyorsa? Ya gerçekten onu bir kavrama döküp kavrayamayacağımızı fakat an be an kendisini açtıkça onu hanemize buyur edebileceğimizi fark etseydik? Ya şu cüzi iradenin kontrolünü ve gücünü artık bırakmanın bir seçenek değil varoluşsal bir zorunluluk ve sorumluluk haline geldiğini anlama gönüllüğünü gösterseydik? Neler dönüşürdü, birlikte hayal etmeye başlayalım mı? Alak suresi canlanıyor içimde. Bu sureyi tutunduğum dogmatik bir mesaj olarak değil, her an hakikati güncellenen bir rehberlik  ve referans noktası, bir yol işareti olarak paylaşmak istiyorum. Der ki; Rabbinin adıyla oku o insanı, tutunan bir maddeden, kan pıhtısından yarattı oku ve rabbin en büyük kerem sahibidir o ki kalemle öğretir insana bilmediğini öğretir şüphesiz insan sınırları aşar çünkü kendini tek başına yeterli görür şüphesiz dönüş rabbinedir Kutsal, hakikati itibariyle tek yani ondan başka aslında bir şey yok der sufiler. İsimleri itibariyle çok görünür belki. Yani her var oluşta ve her an farklı şekilde ortaya çıkan bir Kutsal. Rab terbiye eden, öğreten anlamına gelir. Herkesi kendi melekesine, mizacına göre terbiye ettiği için her birimizin rabbi ve bu rabbin ortaya çıkışı başka başkadır.  Bunu çevremizdeki çeşitlilikte de somut olarak görüyoruz. Fakat rab, ilk akla geldiği gibi göklerde olan ve yarattıklarını sınava çeken eli cetvelli bir varlık değil. Tevhid inancına göre zaten benim O’ndan ayrı olmam imkansız. O halde terbiye eden de edilen de yine benim ve bu sorumluluk da bana ait. Yanan orman da benim, nesli tükenen hayvan da benim, sınırlarda acı çeken mülteciler de benim; benim ötemde hepsi o Kutsal; Kutsalın mertebe mertebe açığa çıkışı. İnsanın kendi rabbini yani Kutsal olanla an be an nasıl bir bağ kurduğunu ve bu ilişki dinamiklerini keşfetmesi yuvaya dönüş sürecine işaret edebilir. Yuva da Kutsal olandır fakat belirttiğim gibi Kutsalın kavrama dökülmesi imkansızdır. Bunun için sure “Oku!” emri ile başlar. İnsanın kendisini daima gözlemlemesi bu okuma pratiğidir. Gözlemlemek için öncelikle doğru bildiklerimi bırakabilme cesaretiyle yavaşlamam gerekir. Şu anda insanlık olarak okumaya giriştiğimiz ya da girişeceğimiz şey şimdiye kadar ezberlenmiş bilgiler ve sistemler değil. Henüz forma girmemiş bir yaşam şeklini okuma pratiğine davet edildiğimizden bahsediyorum yani su üstüne yazılanları okumaya girişiyoruz hep birlikte. Şu süreçte. “O ki insana bilmediğini öğretir” ifadesi de aynı yere işaret ediyor olabilir. Bilmediğimizi öğreniyoruz çünkü bildiklerimizi bırakıyoruz. Gün gelip öğrendiğimiz bilmediklerimizi de yine bırakacak ve bu dinamik yolculukta seyr edeceğiz. Ve kendimizde var olan fakat idrakinde olmadığımız rabb hediyelerimizi  de haneye buyur edeceğiz. Burada öğreten ve öğrenen, Tanrı ve kul arasındaki ikilikten bahsedilmiyor. Aslında tek var olan şey Kutsal olan ise o halde benim yuvaya dönüşüm demek, Kutsalın yuvaya dönüşü demek. Şu alemde var olan her şeyin hakkıyla yerini bulması, orada hakkıyla yaşaması ve serpilip gelişerek güzelliğinin onurlandırılması demek. Bu tüm varlıkların yaşam hakkı değil mi? Bunu insanoğlu başaramadığı için “felaket” dediğimiz olayları yaşıyoruz. Bu yüzden virüs sürecinde bizde açığa çıkacak rabb yani öğretici ile bağlantıya geçmek ve Kutsalın layık olduğu evine bizim vesilemizle dönmesi için gerekli sorumluluğu almak zorunlu.  Burada ego-lojik tutumdan ekolojik bir hayat görüşüne geçişten bahsediyorum.  Ekolojik olan bütünü merkeze alır, hiyerarşiden değil bağlantısallıktan beslenir, varlıklar bu yüzden birbirini gözetir. Gezegenimizin ve içindeki tüm yaşam formlarının kadrini kıymetini bilmek ekolojik bir tutumdur ve hiç olmadığı kadar spiritüeldir! Ben eğer tek başıma müstakil bir varlık olmadığımı, bundan ziyade etrafımdaki her şey ile görünmez bağlarla bağlı olduğumu fark edersem kendimi tek bir bedenin hücresi olarak algılamaya başlarım. Bu algılayış beraberinde, birlikte olduğum diğer hücrelere karşı ilgiyi, alakayı, sevgiyi, hürmeti de getirir. Ve koşulsuz sevgi ile şefkati de. Alak Suresi’ndeki “Şüphesiz insan sınırları aşar çünkü kendini tek başına yeterli görür” kısmı çağımız insanının içine düştüğü egolojik hayat görüşüne işaret ediyor. Bu görüşün alt kümeleri de bireysellik, ben bilirimcilik ve benmerkezcilik. Birey olma savaşını veren insan sınırları aşıyor, hem kendi içsel kaynaklarını, hem çevresindeki varlıkları maddi manevi sömürüyor, durması gereken yeri bilmiyor, tükettikçe tüketiyor ve tükeniyor çünkü ayrılıkta, çünkü acıda, çünkü yuvasından fersah fersah uzakta. Karantina zamanlarında bile süpermarketleri yağmalıyor, diğerlerini düşünmüyor. Çünkü tek gerçekliği kendisi. Tek tutunacak dalı, inandığı hikayesi. Kendisi kendisine yeterek kahraman olmaya çalışıyor. Kendi başına yaşamaya devam edebileceğine dair bir masal anlatılmış  ona tekrar tekrar ve inanmış, inanmasa ait olamayacağından, sevilmeyeceğinden, yalnız kalacağından korkmuş. Korktuğu başına gelmiş. Şimdi masaldan uyanmaya davet ediyor bizi corona dede. Yeni bir hikaye yazılıyor, kimler bu kalemin mürekkebi olacak? Kendi melekelerinin farkında olmayan insan yuvadan uzağa düşüyor. Bu melekeleri keşfetmek için kendisine zaman ayırmıyor, yardımcı olacak pratikleri yapmıyor. Yapsa da bu pratikleri bir süre sonra putlaştırıyor ve onları tüketmeye başlıyor. Birlik ve dirlik dairesinden savruluyor. İnsan olarak ikiliğe düşmeye, tapmaya ve tapınılmaya çok müsaitiz. Bu yüzden kahramanlık oyunlarını, dramı seviyoruz. Sonuç olarak gerçek okuma yazması olmayan diplomalılarla ve gurularla dolu dünya! Şu anda olup bitenleri okumak için nasıl bir alfabe gerekli? Bu tür bir okur yazarlığı nasıl öğrenebiliriz? Bunu bize öğretecek bize eşit ve denk mesafede olan sevgi makamından bize unuttuklarımızı hatırlayacak bilge atalarımız var mı? Ataları konuşmadan önce neden onlara ihtiyacımız olduğundan azıcık bahsetmek istiyorum. Bu corona sürecini kolektif anlamda erginleşme süreci olarak da okuyorum.  Öncelikle dünyanın erginleşme süreci, başka bir makama geçtiği bizi silkelemesinden belli. İnsanlarda da erginleşme süreci, psikolojik olarak çocukluktan gençliğe gençlikten yetişkinliğe yetişkinlikten bilge yaşlılığa geçiş gibi süreçleri kapsıyor. Üzerinde yaşadığımız Anadolu topraklarının kadim kültürü ile çoktan bağlarımızı kaybettiğimiz ve yerine faydalı olacak pratikleri getirmekte zorlandığımız için bu geçişleri sağlayacak bilge yaşlılarımız ve pratikler neredeyse yok olmuş durumda. Olmadığı için gençler ya çocuk, ya da yaşlı gibi davranıyor. Yaşlılar da yetişkinlikten uzak. O halde bu geçişleri kolaylaştıracak beklediğimiz ve bulmaya çalıştığımız yetişkinler biz olacağız anlamına geliyor. Birbirimizin bilge atası olacak, birbirimizin elinden tutup erdireceğiz. El birliğiyle er olacağız. Hamlıktan pişkinliğe geçip bal tutacağız, etrafımıza gıda olacağız. Arı gibi birlikte çalışacak üreteceğiz. Birer yetişkin olarak. Sınırları ancak bir yetişkin anlayıp uygulayabilir çünkü sınır demek edep demektir. Edep yetişkin bir bilincin işidir. Ancak yetişkin olan anlar bütünün ve anın değerini ve onun hizmetine girmeyi. Yetişememiş, henüz ermemiş kişiler kendi koydukları ve yazdıkları hikayeler konusunda ısrarcıdır, benliktedir. Pişen, yetişen, erişen kişi benden geçip bize hatta Bir’e varmıştır. Birin o an açılan davetlerine, değerlerinin tesirine girmeyi “bilinmezde kalarak” kabul eder, buna cesaret eder. Bir şeyin tesirine, hükmü altına girmeye gönüllü olmak kendi bildiğin şeylerden feragat ederken bilinmeyene açılmak demektir. Bir sözün, anlaşmanın, ilişkinin hükmü altına girmek beraberinde tevazuyu getirir. Tevazu sahibi olmayan kıymet bilemez, özen gösteremez, saygılı olamaz. Kendi biçtiği istikamet doğrultusunda at gözlükleriyle yürümeye devam eder. Onu yolundan, alıştığından, BENimsediğinden çevirmek zordur. Bu yüzden corona sürecinde benden değil bizden hareket etmek, birbirimizi ve bütünü gözetip kollamak hepimiz için bir erginleşme fırsatıdır. Er olma fırsatıdır. Bir de yaşlılarımızın rehberliğinden tamamen umudu kesip kendimizi tek yetkili mercii olarak görmemek lazım. Onları bu süreçte gözetmek demek sadece sağlık konusunda onlarla ilgilenmek değil, bu erginleşme sürecindeki rollerine onları uyandıracak fırsatlar yaratmaktır. Onlara ataları hakkında sorular sormak, eski gelenek göreneklerin hikayelerini paylaşmaları için alanlar yaratmak hatta ritüellerimize onları da dahil etmek aslında bu sürecin bir parçası. Atalarımızın verdiği kültürel ve manevi kayıpların acısı nesillerden nesillere aktarılmış durumda. Öncelikle Anadolu topraklarının kendisinin yaşadıkları, geçmişin savaşları, kayıpları, hastalıkları, kıtlıkları… Şu anda yaşadığımız “olağanüstü” halin daha niceleri, hangi şartlar altında yaşandı! Çoğunun yası bile tutulmamış, saklanmış, sessizce elden ele aktarılmış. Öyle sessizliğe gömülmüş ki bizim derin kazı çalışmaları yapmamız gerekmiş neleri miras aldığımızı görebilmemiz, görüp bu gecikmiş yasları tutabilmemiz için. Hatta kainat da bize yardım edip bu hikayeleri güncelleyerek önümüze tekrar tekrar çıkarıyor sağolsun. Bir şan seansı sırasında Nilüfer bana ciğerlerde hüznü ve yası biriktirdiğimizi söylemişti. Nefes alıp verirken karnımı kastığımı, ciğerlerimi tam anlamıyla havayla dolduramadığımı fark ediyorum. Neler neler birikmiş ki içinde, yer kalmamış havaya. Bazıları zaten atalarımdan aktarılmış, bazıları da bu aktarımların zemininde yaptığım otomatik seçimler. Hakkıyla nefes alabilmek için bu hüzünlerin gözünün içine bakmak ve yaslarını tutmak bu şifalanma sürecinde çok temel bir yerde duruyor şayet dünyaya ve kendimize yaptıklarımızla el birliğiyle yarattığımız bu acıyı (virüsün de temsil ettiği gibi) şifaya dönüştürmek hepimizin elinde, hep birlikte el ele verirsek. Neden corona ciğerleri hedef alıyor? Tüm var oluşun yüzyıllardır içinde durduğu acı artık kabından sızmaya başladı. Kabımızdan sızanları fark etme zamanı. Çatlakları altınla birleştirme zamanı. Yas tutmak derken neyi kastediyorum? Yası nasıl tutacağız? Yuvaya Dönüş kitabından bir bölümle açıklamaya çalışayım: Hz. Mevlana Mesnevi’ye iki eylemi anlatarak başlar: Hikaye etmek ve şikayet etmek.  Mesnevi’nin ilk on sekiz beyiti neyin hikayesi. Ney nelerden şikayet ediyor? Ayrılıklardan. Bu şikayeti nasıl gerçekleştiriyor? Hikaye ederek. Aslında tüm 18 beyit bu hikayenin ve şikayetin ne olduğunun, neden olduğunun ve nasıl olduğunun bir açılımıdır. Yani yuvaya dönüşün. Bu şikayetin, gündelik bir zamanda, başımıza gelen küçük ya da büyük olarak nitelediğimiz problemlerden ve felaketlerden, virüsten ve getirdiklerinden dolayı yakınmak olarak algılamayalım. Neyin şikayeti bizim ilk etapta anladığımızdan başka bir şikayet çünkü o, kendini tekrar eden bir umutsuzluk, isyan ve kaybolmuşluk içerisinde değil. Ney, içinde bulunduğu durumun gerçekten idrakinde. Bu yüzden şikayeti de kendine özgü bir yasın ta kendisi.  Yas tutmak denilince aklımıza cenazelerde “bilinçsiz” bir şekilde üzerini parçalayan, saatlerce ağlayan ve psikolojik olarak derin bir karamsarlık içinde kendini kaybeden, hayattan bağını koparan insanlar gelebilir. Hatta birini kaybettiğimizde cenazesinde çok ağlamamamız, ruhunun rahatsız olacağı söylenir. Çoğu kişi kayıpların ilk günlerinde kendilerini uyuşturan ilaçlar alarak bu süreci atlatmaya çalışır. Doğrusu, sürecin içinden geçmek yerine üzerinden atlarlar. (sadece cenazelerde değil, acıyla ve korkuyla karşılaştığımızda verdiğimiz yanıt genelde bu olur) Şikayetin hikaye edilmesi aslında neyin içinde yaşadığı yasın, dışarıda ifade bulmasıdır. Burada Hz Mevlana’nın neden şikayet eylemini hikayet ile art arda kullandığını daha iyi anlarız. Yas tutan bir kişinin anlattığı bir hikayesi var. Bu hikayeyi kendi iradesiyle ve gönüllü olarak paylaşmak onun için sağaltıcı bir tecrübe. Hele ki şiirsellik ve hoş nağmelerle yani yaratıcı bir şekilde ifadesini bulan yas dönüşerek ağıt haline gelir. Ağıt yakmak, kontrolü kaybedercesine ağlayıp sızlamak, kendini ve etrafını dağıtmak, parçalamak itkilerini kendi içinde barındırsa da (bu da bedenin kendini sağaltma hallerine dairdir) sadece beden üzerinden kendini dışa vurmaz, başka dinamikleri de vardır. Babannem çocukken ayaklarımdan öperdi. Aslında yitirdiği oğlunun ayaklarını ayaklarımdan öperdi. Bu aslında babannemin yaktığı  bir ağıttı.  Ağıt ve yas arasında ince bir çizgi olduğunu hissediyorum. Ağıt, yasın yaratıcılıkla ifade bulmuş ve dışa vurulmuş hali. Bir şiirle, şarkıyla, dansla ya da resimle şikayet edilen o duygunun ve tecrübenin ortaya dökülmesi ve bir forma ve bedene  girmesi. Ağıt formunda ifadesini bulamayan ve dışa vurulmayan yas bu yüzden şikayet halini umutsuzluğa ve çaresizliğe doğru çekebilir. Yani yası tutulmayan şikayet, yakınma haline gelir. Fakat yası tutulan şikayet ağıda dönüştüğü için yaratıcılığın alanında nefes almaya başlar ve umuda kavuşur. Çoğumuzun aile büyüklerinin içine düştüğü pasif yakınma ve tekrar durumu, onların kendi yaratıcı köklerinden kopmalarından ve travmatik bir şekilde kültürlerine yabancılaşmalarından kaynaklı. Kişi etkisi altında kaldığı olumsuz tecrübelerin ve hislerin kontrolü altındadır ve kendini rahatlatmak için sürekli aynı meselelerden dem vurabilir. Medyada sürekli döndürülen haberler gibi. Fakat sürecin kontrolü kendisinden ziyade hislerde ve olumsuz tecrübede olduğu için yası yas, ağıdı da gerçek bir ağıt olarak yaşayamaz. Yas tutulmaz, tutuk bir hale gelir, kendini gerçekleştiren bir kehanet olur. Bu yüzden de içten içe bir tatmin duygusu yaratır, haklılık hisseden kişi de bu eyleminden vazgeçme güdüsünü hissetmez. Psikoterapist ve yazar Francis Weller’a göre “kahramanlık üzerine kurulu olan bu kültürde başkasına ihtiyaç duymamak için bir şeyleri önce kendi başımıza halletmeye koşullanıyoruz. Melankoliyi tek başıma hissetmek ne kadar önemliyse onu bir topluluğa taşımam da o kadar önemli çünkü yas hiçbir zaman kişiye özel bir şey olmamıştır. Yas daima bir topluluk sürecidir. Yasımızın bir tarafı “köyünün” ortaya çıkmasını beklemektedir. Bu köy iki ya da üç kişilik olabilir. Bu kişilerle birlikte oturup “Bu akşam üzüntülerimden bahsedeceğim.” diyebilmek bile yeterlidir. Hiçbir şey kırık dökük değildir ve hiçbir şeyin onarılmaya ihtiyacı yoktur. Fakat hüznümüzü derinden dinleyen ve kıymetli olduğunu söyleyen birilerine ihtiyacımız vardır.” O halde içinde bulunduğumuz kaybolmuşluk ve yabancılaşma ve buna eşlik eden zorlu tecrübeler acımızı derinleştiriyor. Depremler, yangınlar, savaşlar, virüs… Bu acıyı nasıl karşılıyorum? Bu acı ile nasıl bir ilişki içindeyim? Bu acının yasını kim tutuyor? Bu yasın dışa vurumu ağıt yakmak ise dışarı vurulanın zorunlu olarak şahitliğe ihtiyacı var. İfade bulmayan yasın ve ifade bulurken şahitlik almayan ağıdın dönüşmesi zor. Bu yüzden yas tek başına tutulamıyor. Ona şahitliği sunacak bir topluluğa ihtiyaç var. Bir durup düşünün, zor anlarınızda içinizi açtığınız kaç kişi var? Bu kişileri özellikle tercih etme sebepleriniz neler? Bu kişilerin yanında kahramanlığı bir kenara bırakıp gerçekten savunmasız olabiliyor musunuz? Bunu yapmanızda size o kişinin hangi özellikleri yardımcı oluyor?  Kişilerin evlerinde kalmaları onların dış dünyadan kopacağı anlamına gelmiyor. Evet belli alanlarda kopuşlar yaşanacak. Nelerden? Ego-lojik tutumdan, kendimiz için kuguladığımız konfor alanlarından, egolarımızı tatmin eden uyaranlar ve uyuşturanlardan, kendimizi inandırdığımız ilüzyonlardan ve her şeyi bildiğini ve kontrol altında tuttuğunu zanneden benliğimizden, egomuzdan (çünkü şu anda öyle  savunmasız ve çaresiz düştü ki, dünyayı kurtaracak o kahraman nerede?)  Bence öncelikle kendimizle baş başa kalmaya davet ediliyoruz; kendimizi bir durup yoklamak, muhsabeye çekmek, önceliklerimizi tekrar değerlendirmek için. Rabbimizle hizalanmak için. Anın bilgeliğinin a-b-csini öğrenmek için. Yuvaya dönüşte yol haritalarımızı ve pusulamızı bulmak için. Aynı zamanda bu zorlu süreçte topluluğun ve salih dostların desteğini çok daha iyi anlıyor olduğumuzdan bu kişilerle daha kaliteli ve verimli paylaşımlar yapmanın yaratıcı yollarını arıyor ve buluyor olacağız. Bu kolektif yasın ağıdını birlikte yakacağız. Böyle şifa verip alacağız. Belki de bu vesileyle başlayan online buluşmalar, birbirimizin yetişkin olma sürecini kolaylaştıracak ve seremonilere rehberlik edecek. Virüsten yakınmak yerine şu anda yaşadığımız güçlü ve zorlu duyguların ağıdını yakmanın yollarını da bulmaya başladık. Şu anda online olarak yapılan grup görüşmeleri, meşkler, nefes çalışmaları ve masal anlatıları buna çok güzel hizmet ediyor mesela. Herkes şimdiye kadar cebinde biriktirdiği hediyeleri büyük küçük demeden bütünün hizmetine sunmaya başlamalı, bu kriz sürecinde üzerimize düşen sorumluluklardan biri bu. Yani yaşadığımız bu süreç bir ev hapsi değil halvet. Eskilerin yaptığı halvet pratiğini artık olduğu gibi modern hayatta gerçekleştirmek zor hale gelmiştir. Kadim bilgeliğin de zamanın ruhuna göre güncellemesi faydalı. Hayat da insana bu halveti gerçekleştirebilmesi için corona dedenin açtığı meydanda fırsatlar sunuyor. Bir derviş nasıl ki bu halvete niyetlerle, dualarla, abdestiyle, orucuyla giriyorsa ben de kendi içime döndüğüm bu süreci aynı şekilde yaşayabilir miyim? Abdestin özündeki beden ve ruh hijyeni konusu biraz daha gündemimizde ne de olsa. Bağışıklık sistemimizi güçlendirmek için yediğimiz içtiğimize daha dikkatli davranmamız gerekiyor, hatta detoks ve arınma süreçleri de çok güzel olur.  Ben de artık günlerime  sabah uyanır uyanmaz rüyalarımı yazarak ve çalışarak, bedenime iyi gelecek egzersizlerle, sirkeli suyumla başlıyorum. Hem de “aman bugün de olmayıversin” demeden. Önceden yaptığım gibi ertelemeden. Bedenim ve ruh sağlığım önceliğim haline geldi. Anı okuyabilmek için bedenimin de alıcılarını açmam lazım. Bu da onun kıymetini anlayıp özen göstermek ve onu güçlü, esnek ve alıcı bir hale getirmekle mümkün. Kriz anlarında donmaya müsaitiz. O halde ne kadar hareket o kadar bereket! Bugün online bir görüşmede bir mesele açıldı; rutinler ve ritüeller. Aslında her gün yaptığımız pratiklerimiz olabilir ve bunlara rutin ismini veriyor olabilirz. Bu pratikleri güçlü bir niyetle ve bu niyetin getirdiği dikkatin merkezinde yapıyorsam o rutin ritüele dönüşüyor. Bizi kutsalın alanına çekiyor ve o alanda nice güzel açılımlara şahit oluyoruz. Rutinin putlaşma ihtimali var. Ritüeli de putlaştırmadan her anın getirdiği tazelikte ve dinamizmde tutmak faydalı olabilir.  Bilinmeyin alanında durmak ritüelin doğasında var çünkü bir ritüel önceden planlanamaz. O ritüeli başlatırken ağzımdan dökülecek niyetleri beş dakika öncesinden planlamak,  onun ruhuna ters düşer. Ritüel esnasında açılacak olanları da hesaplayamam. Hesaplanamayanın alanında olabilmektir ritüeli rutinden ayıran. Her sabah içtiğim sirkeli, ballı, limonlu suyumu tekrarın pençesinden nasıl kurtarabilirim? Onu bir ritüel haline dönüştürerek. Hazırlık aşamasını bile niyetlerimle, anın içinde hem kendimle söyleşerek,  hem de limonla muhabbet ederek… Ritüellerimi ağıt sürecimin bir parçası haline getirerek; birer yaratıcı eyleme dönüştürerek; kendime hazırladığım her yemek bir sanat eseri olsa, şifa vermez miydi? Sadece bana değil, bütüne. Ben eşittir sen. Biz eşittir Bir. Aslında bu bahsettiklerim gündelik olarak yapılacak şeyler fakat corona sürecinde bunların kıymetini daha çok fark ettik ve ertelemekten vazgeçerek birer yetişkin gibi kendimizin sorumluluğunu alarak istikrarla ve adanmışlıkla pratik etme antremanlarını yapıyoruz. Yıllardır aldığımız eğitimler, workshoplar, gittiğimiz inzivalar sadece iyi vakit geçirmek, kafamızı dinlemek, sisteme karşı bir duruş ortaya koymak için değilmiş. Kriz zamanlarına hazırlanıyormuşuz!  O halde canlar, korkuya ve kaygıya kendimizi kaptırmak, donmak, uyuşmak ve kaçmak yerine bu süreçte hem bedenen hem de ruhen merkezimizde ve uyanık kalarak heybemizde biriktirdiklerimizi paylaşmaya başlayalım. Şu anda dünya için yapabileceğimiz en makbul dua, rabbimize dönerek, kendimize dönerek, hediyemizi olanca güzelliği ile tüm var oluşla paylaşmak ve yuvaya dönüş yolunda el ele diz dize göz göze olmak.

Güzelliği Paylaş

copyright – all rights reserved – Gizlilik Şartnamesi

web sitesi yapımı fromEssence.com

Global footer