Recep Ayı


brown coffee beans on white surface

Neye rağbet halindeysen ona hamilesin. Rağbet edilen rahme düşer, rağbette gösterilen çaba da rahme atılan bu arzu tohumunun büyümesini sağlar.

Mircea Eliade (the sacred and the profane-kutsal ve profan) adlı kitabında şunları söyler: Kutsalın yapılabilecek ilk muhtemel tanımı dünyeviden (profan) farklı olmasıdır. Kutsal kendini dünyeviden farklı şekilde dışa vurduğu zaman insan onun farkına varır. Kutsalın kendini açığa çıkarma eylemini tanımlamak için bir kavram buldum; hierophany (kutsalın ifşası). Bu kutsal gerçeklerin dışavurumudur. Bir ağaca ve taşa gösterilen saygı ona tapınmaktan değil kendileri kutsalı ifşa edip vücuda getirdikleri içindir; artık onlar bir ağaç ve taş değil kutsallığın kendisidir.


Kendilerine yüzyıllardır kutsal bir değer atfedilen zamanların potansiyel olarak yüklü zamanlar olduğuna inanırım. Belli bir gelenek bağlamında gerçekleştirilen pratikler ve bu pratikler etrafında topluluk oluşturan (fiziksel ya da duygusal) insanların yaşadığı tecrübeler, kutsalın alanının hediyelerini gözler önüne seriyor. İnsanoğlunun dinmek bilmeyen kutsala tekrar kavuşma özlemi ve çabası sayesinde, elde olan imkânlarla kutsalı ağırlayacak mekanlar ve alanlar inşa ediliyor. Bu alanlar, insan psişesi için sembolik bir kap görevini görüyor ve bu kabın içinde kendini bir geleneğin parçası olarak “ait” hisseden kişi, desteklendiğini hissettiği için kutsalla ilişkisine ket vuran dirençlerini en azından alanda olduğu sürece asgariye indirebiliyor ve zaten kendisinde misafir ettiği güçle tekrar karşılaşıp hatırlayış anlarının keyfine varıyor.

Oluşan sembolik kabın burada önemli bir işlevi var şayet insanın kendiyle ve dış dünyayla etkileşiminde sembollerin rolü çok büyük. Carl Jung’a göre insanın dili sembollerle yüklüdür; işaretler ve imgeler de bu dile dâhildir. Man and his symbols kitabında Jung bu noktayı şöyle açıklamıştır “ İnsan anlayışının ve kavrayışının ötesinde sayısız şeyler olduğu için biz daima tanımlayamadığımız ve tamamen anlayamadığımız konseptleri temsil edecek sembolik kavramlar kullanırız. Tüm dinlerin sembolik dil ve imge kullanma sebeplerinden birisi de budur.” (Man and his symbols, 21)

Bu yüzden kutsalın hatırlandığı ve bu hatırlayış için belli ritüellerin ve geleneklerin uygulandığı alanlar, sembolik manada güçlü bir etkiye sahiptir. Zihnimizin ötesindeki o bilinmez (bilinip de unutulmuş olan o) alana dokunma şansını verir bu alanlar bize.  

Diğer dinlerde ve kadim geleneklerde olduğu gibi İslam dünyasında da kutsalla karşılaşma alanları olarak belli günler ve süreçler vardır. Büyük önemi olan üç aylar da bunlardan biridir. Recep, Şaban ve nihayetinde Ramazan ayları bir bütün olarak insanı sembolik bir yolculuktan geçirir. Diğer aylarda odak noktası dünyevide (profanda) olanlar bu sembolik alanın yardımıyla yüzlerini kutsala ve kutsalın yansımalarına çevirir (burada dünyalık ve maneviyat ayrımı yapmaktan ziyade dünyada olanların da kutsal bir bakış açısıyla değerlendirimesi ve madde âlemini kutsal bir yolla tecrübe etmekten bahsediyorum) İnsanda belli bir bilinç oluşması için bu yolcunun üç kapıdan geçtiğini hayal edelim. Niyet, rıza ve şahitlik. Recep ayını niyetle, Şaban ayını rıza ile Ramazan ayını ise şahitlikle sembolik manada okuyacağım şayet bahsettiğimiz gibi semboller bizi görünenin ardındaki manalara götürür. Yazıma Recep ayında “niyet” kapısında derinleşerek devam edeceğim. Şaban ve Ramazan aylarını kısmetse rıza ve şahitlik kapılarıyla ayrı bir yazıda ele alacağım. 

Kalbe doğru giden bir yolculuğa başlamadan önce niyet edilir. İslamiyet’te niyete verilen değer büyüktür. Bu konuyla ilgili bir hadis bile vardır “Yapılan işler niyetlere göre değerlenir.” Bunun iç manalarından biri şudur: Edilen niyet aslında kişinin o anda nerede durduğunu, içinde neyin canlı olduğunu ve bu canlı olan durumun ne yöne doğru akmak istediğini fark etmesine yarar. Çünkü niyet etme esnasında kişi kendisiyle içsel bir konuşmadadır, tıpkı duada olduğu gibi. Arzularının farkına varan kişi, bu bilinçle kendisiyle dua halinde olan kişidir. Ne istediğini bilmek aslında ne durumda olduğunu tasdik etmek ve hâlihazırdaki durumdan kaçmak yerine onun içinde oturmaya kabul vermek gönüllüğüdür.

Niyet kapısının açtığı bu alan bağlamında Recep kelimesinin manalarına bakalım. Tercip masdarından türetilen bu kelime ilk etapta “saygı” anlamını verir. Bayezid Yahya bin Ziyad Ferra’dan naklen:

-Bu aya Recep adının verilmesinin sebebi şudur ki bu ayda Araplar, hurmaları bol ağaçlara destek verirler. Kökünden dalına kadar ağaçları bağlarlar ki rüzgar onları sallayıp meyvelerini düşürmesin.

Reccebtün-nahle (hurmaya destek verdim) tabiri de bu bağlamda kullanılırmış.

Bir de tercib kelimesi var ki o da hurmanın meyve dalları eğildiği zaman yere düşmemesi için ona verilen desteğe verilen addır.

Recep ayının manası şimdi daha da hissedilmeye başlıyor. Burada bahsedilen saygıyı ben insanın kendi özüne duyduğu saygı olarak anlıyorum. Bu noktada Şeyh Galib aramıza katılıyor:

 Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen 
 Merd
üm-i dide-i ekvan olan ademsin sen

 Kendine bir hoşça bak; sen âlemin özüsün; varlıkların gözbebeği olan insansın

Şayet Azhab suresi 72. Ayetin bir bölümünde de “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar. Onu insan yüklendi.” demektedir.

O halde böyle değerli bir emaneti taşıyan her birimiz birer hurma ağacı değil miyiz? Gönlümüzdeki hurmaları nasıl büyütüp kolluyoruz ve etrafımızdakilerle paylaşıyoruz? 

Dallarımız hediyeleriyle ağırlaşıp yüzünü yere doğru eğdikçe, meyvelerimizi heba etmemek için neler yapıyoruz? Kendi içimize döndükçe zaman zaman bize misafir gelen bu ağırlık hissinin aslında meyvelerimizin olgunlaştığının bir habercisi olduğunun farkında mıyız?

İşte Recep ayında kendimize sorabileceğimiz kıymetli sorular.


Yazar

Aslınur

Aslınur yazarak, çizerek, resmederek, çevirerek, manevi turlar ve online dersler tasarlayarak Anadolu hikmet kültürünü modern zamanlarda canlandırmaya gayret ediyor. Boğaziçi Üniversitesinde okuduğu İngiliz Edebiyatı ve Türk Edebiyatı bölümleri, doğu ve batı arasında köprü kurmasına yardımcı oldu. Yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi İlahiyat fakültesinde İslam edebiyatı bölümünde yaparken tasavvuf edebiyatında özellikle Hz Mevlana’nın Mesnevi’sinde derinleşme şansını yakaladı. Bu sayede, Anadolu hikmet geleneğinden gelen eserleri günümüz diline ve kültürüne çevirme tutkusunu keşfetti. Bu çevirinin, kolektif şifaya ve barışa olan katkısını daha yakından keşfetmeye başladı.

Güzelliği Paylaş

copyright – all rights reserved – Gizlilik Şartnamesi

web sitesi yapımı fromEssence.com