Hıdırellez İlhamları


red rose in bloom during daytime

Elimde bir parça kırmızı kumaş, mahallede dolanıyorum. Karınca yuvalarını arıyorum. Yediye tamamlarsam olacak bu iş. Her birinden aldığım bir tutam toprağı elimdeki kumaşın içine koyup küçük bir madeni parayla birlikte sarıyorum. Akşam oluyor. Havada taze çimen kokusu, akan nehrin kulağımda coşkusu. Komşular, çoluk çocuk, yaşlı genç toplanıyor. Sohbet ederek on dakikalık yürüme mesafesinde, ilçenin göbeğinden akan Küçük Menderes nehrine gidiyoruz. Nehrin içinde bir taştan diğerine atlıyorum ve dibinde bana göz kırpan küçük taşları topluyorum. Kenarındaki kumlukta kendime bir yer buluyorum ve başlıyorum düşünmeye: “Acaba ne istesem Hıdırellez’den bu sene?” Bazen bir bisiklet, bazen araba, bazen de ev yapıyorum bu küçük taşlarla. Etrafımdaki büyüklerin hayallerinden izler var kumsalımda yoksa bir çocuk ne yapsın evi, arabayı. Paçalarım ıslak, burnumda kurbağa kokusu, eve dönüyoruz. Mahallede bulduğumuz gül ağacının dalına kırmızı ipek kesemi hevesle bağlıyorum, ertesi gün hava ağarırken almak için. Genellikle uyanamadığımdan annem alıyor içi gece boyu bereketle dolup taşan, hafif ıslak keseyi. Ve cüzdanındaki o gizli ve küçük bölmeye yerleştiriyor. Bir sonraki Hıdırellez’e kadar orada kalıyor, 7 karınca yuvasından toplanan toprak ve küçük madeni para. Görünmez alemlerden bereketi esmeye başlıyor, gördüğümüz için bildiğimizi zannettiğimiz duyuların alemine. Hayalle gerçek birbirine karışıyor Hıdırellez’de.

Çocukken bu tür ritüelleri neden yaptığımızı kimseye sormadım, sormak aklımın ucundan bile geçmedi doğrusu. Hızır ile İlyas gül ağacının altında buluşmaya geleceklerdi ya, bu bekleyişin büyüsü bana yetiyordu, gönlümü tatmin ediyordu. Hem karıncaların yuvalarına misafirliğe gitmiş, hem de nehrin sularına dokunmuş oluyordum. Ateş kırmızısı kokusu, karıncaların öğüttüğü toprak taneleri ve suyun renksizliğinden gelen güç üzerinden doğamla bağ kuruyordum. İddiasız, zorlamasız, plansız, programsız. Öyle kendiliğinden bir bağ idi ki bu, göze görünmüyordu ilk bakışta. Hatta gözden kaçıyordu. Yok zannediliyordu. Sen fark etmiyordun duyularınla ama içinde bir yere köklerini salıyordu hükümdarlığı usulca fakat derinden.

Yıllar geçiyor, büyük şehirlerde nehirlere, karınca yuvalarına ve gül ağaçlarına hasret kalıyorum. Balkonun soğuk ve mavi fayansları üzerine pirinçle ve mercimekle çizmeye devam ediyorum hayallerimi, niyetlerimi. İçimdeki o sihirli hükümdarlığın köklerini sulayarak diri tutmaya çalışıyorum. Soyutlaşan niyetleri çizmek zaman geçtikçe zorlaşsa da Hıdırellez heyecanım her baharda canlanan doğayla birlikte tazeleniyor. Kurduğum bağ zamanla artık gözümden kaçmaz oluyor. Fark etmeye başlıyorum bu bağın nasıl işlediğini. Simyası görünür olmak istiyor gözüme. Kulaklarım tılsımlı sözlerini duymaya başlıyor. Mitolojisi seriliyor önüme tüm ihtişamıyla.

Çocuk saflığının getirdiği o heyecan duygusu şimdi yerini meselelerin derinlikli manalarına karşı duyduğum keşif heyecanına bırakıyor Tesiri altına girdiğim bu sembolik alanın büyüsünü çözmeyi deniyorum. İnsan mana alanının tesirine kendini net bir niyetle ve gönüllülükle bırakırsa o zaman âdetin alanında pasif kalmıyor, uyanık bir alıcı haline geliyor bence. Karınca yuvasıyla, gülün yaprağıyla, nehir yatağındaki taşlarla konuşmaya başlıyor. Herkesle başka yerden, başka kelimelerle söyleşiyorlar. Ne büyük bir alçak gönüllülük bu! Üşenmeden, yerinmeden, insanına göre her an farklı bir dil buluyorlar. Nasıl bir hizmet bu! Bana da kulağımın açıklığı, ruhumun alıcılığı ölçüsünde bir şeyler söyleyecekler, eminim. Ve eminliğim bilinmezdeki gönüllülüğümden geliyor, bildiklerimden değil.

Bugün Hıdırellez’de Hızır ve İlyas ile sohbete oturmaya niyetliyim. Zaten misafirliğe geleceklerinin sinyallerini çok sevdiğim Bahar ablamın gördüğü rüyayla vermeye başladılar günler önce. Neden doğrudan benim rüyama girmedi Yeşil Adam? Burada bile salih dostun kıymetini hatırlattılar. Yazının devamında Musa hikayesinde göreceğiz salih dost motifini.

Hıdırellez’i beklerken, içimde ve dışımda demlenmiş olanları sizinle paylaşmak istiyorum. Evlerdeyiz, Ramazan’ı halvet hâlinde geçiriyoruz belki. Bu yazıyı okuyanlarla komşu olalım istedim. Hıdırellez’de nehre doğru beraber yürüyelim istedim. Belki birlikte hayal kurarız, niyet tutarız bu buluştuğumuz nehrin kıyısında. Ayaklarımız ıslak, avuçlarımızda gül kokusu. Yürürken karıncaları incitmemeyi deneriz belki de. Ayakkabılarımızda ziller, bizi ânda tutar insan eder, karıncaları da beşerin adımlarına karşı uyanık kılar.

Güller güzeli Hz Muhammed: “Ona el Hadır denilmiştir çünkü otları bozarmış kupkuru bir yere oturduğunda orası derhal yemyeşil oluyor ve otlar dalgalanıyor.” demiş. Hızır’ın gelişi baharın gelişini temsil ediyor. Ben doğanın ayrılmaz bir parçası isem ve hatta bir avuç toprak ve sudan oluştuysam (fiziksel olarak da yediğimden, içtiğimden ve soluduğum havadan müteşekkilsem), Hızır benim beden ve ruh toprağıma nasıl ayak basıyor? Bozarmış ve kurumuş otlarımın üzerinde onu misafir ediyor muyum? Ruhumu yeşerten bana baharı getiren Hızır, neredesin? Ve sadece dışımda değil, içimde, benden bir parça mısın?

İçimdeki otlar dalgalansın, dalgalandıkça yeşersin, canlansın diye döngüden döngüye kendini hatırlatıyorsun Hızır. Doğanın döngülerine uyumlanan insanlar ve toplumlar, kendi özleriyle de bağlantıda oluyorlar. Kış mevsiminde yavaşlıyorlar, içe dönüyorlar, baharda doğayla birlikte uyanıp iç alemlerinde demlenenleri eyleme geçiriyorlar. Göklerin hareketiyle de uyumlandığı için kozmik düzlemde de birlik hâlini, birbirimizi nasıl da etkilediğimizi birinci elden tecrübe ediyorlar. 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece kutlanıyor Hıdırellez. Niye? Bu tarihte güneş Ülker burcuna giriyor. Ülker burcu bu tarihten 7-8 Kasım’a kadar güneşin batışından sonra görülmüyor. Bu tarihten sonraysa Hıdrellez’e kadar güneş battıktan kısa bir süre sonra görülüyor. Böylece yıl astronomik ve doğaya uygun bir şekilde yaz ve kış olarak iki ana mevsime bölünüyor. 8 Kasım gerçek anlamda bütün özellikleriyle kışın başlangıcı olduğu gibi 6 Mayıs’a rastlayan Hıdırellez de gerçek anlamda yazın başlangıç tarihi oluyor. Anadolu ve civarındaki mevsim değişikliği bu şekilde gözlemleniyor.

Hıdırellez’de Hızır’ın İlyas ile buluşacağı, hatta insanlık yararına birlikte çalıştıkları söylenir. Ve bana öyle geliyor ki Hızır ile İlyas birbiri içine geçmiş ve erimiş, Hıdır-ellez olmuş. Görüldüğü gibi burada da ikilikten birliğe geçiş hâli var. Bu birliktelik ve birlik hâlini arzulayan bir peygamber bile var: Hz Musa. Ona İsrailoğullarındaki en âlim kişinin kim olduğunu sorduklarında kendini işaret etmesi üzerine Tanrı ona Hızır’ın varlığından haberdar ediyor ve Hz Musa da onu bulabilmek için iki denizin buluştuğu o yere doğru sefere çıkıyor. Bu iki denizin birleştiği yere, bu kez paçalarımı sıvamadan, üzerimde ne varsa onlarla girmeye çalışıyorum. Bu iki denizin birleştiği kumsala uzanıyorum. Hz Musa, salih dosta doğru yürürken ben de salih komşularımı çağırıyorum.

Yolculuğa çıkmadan yanına da bir yoldaş alıyor Hz Musa. Yardımcısı, gölgesi ya da yan kimlikleri belki. Bir süre sonra acıkıyor Hz Musa. Yaşam enerjisinin azaldığını fark edince kendisini besleyen şeyi hatırlıyor. Tıpkı şehirde yaşarken, özellikle pandemi günlerinde, aslında beni besleyen doğayı hatırlayışım ve özleyişim gibi. Yanlarına aldıkları balığı çıkarmasını istiyor yardımcısından. O zaman hatırlıyor yardımcı, balığın bir kayanın üzerinden atlayıp denizde ölümsüzlüğe kavuştuğunu. Nasıl da söylemeyi unutmuş! Söyleseydi balığın peşinden giden Hz Musa, salih dosta doğru yürümeye devam eder miydi? Jung bu Kehf suresinin yorumunu yaparken diyor ki: Ölümsüz varlık, göze çarpmayan, unutulan hatta tümüyle olasılık dışı bir şeyden doğar.

Balığın kaybolduğu yere geri döndüklerinde, Hz Musa sahilde yeşil bir yaygı üzerinde Hızır’ı buluyor. Balık kayboluyor. Hızır geliyor. Hz Musa’yı besleyen şeyin formu değiştiriyor; hayvandan insan formuna. Artık onun besini, Allah katından rahmet ve ilim verilen bir kul olan Hızır (Kehf suresi 65. ayet).

Ve yolculuk tam da bitti denilen yerde başlıyor böylece. Balık döndü yuvasına, ölümsüzlüğe kavuştu. Elimde kırmızı bir kumaş, yolculuğun başladığı o yerde duruyorum. Benim aradığım yuvalar nerede?

Mûsâ ona, “Senin öğrendiğin doğruya ulaştıran bilgiden bana da öğretmen için sana tâbi olayım mı?” diye soruyor (Kehf, 66) O salih kul (Hızır) da “Doğrusu sen benimle beraberliğe sabredemezsin, (iç yüzünü) kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredersin?” diyor (Kehf, 67-68) Mûsâ, “İnşallah sen beni sabreder bulacaksın. Senin sözünden dışarı çıkmam” diyor. (Kehf, 69)   Diyor demesine ama Musa’nın durduğu yer ile Hızır’ın durduğu yer doğaları itibari ile bir olsalar da pratikte bambaşka. Görüyorum, karınca yuvalarında toprak yok, hepsi sular altında kalmış. Bereket kesemi  yavaşça suyun akıntısına bırakıyorum.

Hz Musa, Kelimullah. Yani Allah O’na kelimelerini hediye etmiş. Tur dağında ona en temel ihtiyacı üzerinden, “Ben kulumun zannı üzerineyim, beni nası tanırsa öyle muamele ederim.” kudsi hadisine göre bir ateş şeklinde görünüp onunla söyleşmiş. Topluluğunu bir arada tutacak yasalar getirmiş, tabletlerde altın yaldızlarla kazılı. Duyular dünyasında düzeni sağlamış kurallarla. Aklın alanında müthiş bir irşad gerçekleştirmiş. Yine de gelmiş çağrı, düşmüş içine ateş, o salih dosta kavuşmak ve onunla tamamlanmak için her şeyi bırakıp yollara düşmüş. Peygamberliğine rağmen ve de peygamberliği sayesinde.

İki denizin birleştiği yer, Hz Musa ve Hızır’ın bir araya geldiği orta noktadır, sıratel müstakimdir Fatiha suresinde geçen. Nedir bu orta yol?

Hz Musa’nın aklî duruşu ile Hızır’ın akıl ötesi metafiziksel var oluşunun; Hz Musa’nın yasaları ve kuralları ile Hızır’ın akıl almayan ve ahlaka aykırı gibi görünen kutsal ilhamlarının; Hz Musa’nın kelimeleri ile Hızır’ın sessizlik orucunun ve rızaya olan çağrısının birbirine karışmadan, ötelemeden,üst ve ast hiyerarşisine kapılmadan, yan yana akabildiği yer. Bilinçaltı ve bilinç; var ile yok, zahir ve batın; esfeli safilin ve ahseni takvim…Biri olmadan diğeri eksik. Zıtlıkların birliğine doğru duyulan hasrettir bu seferi başlatan. Salih dost bende henüz açığa çıkmamış ve hatta kabule bile  yanaşmadığım o zıt parçamın mayasıdır. Onu denizin dalgaları gibi köpürtür ve hayata getirir. Salih dostun varlığı, ölümsüzlük suyudur. İçenler bilir. Bu dost seni sana getiren herhangi bir kimse olabilir. Herhangi bir makamda bulunması beklenmez zaten salih olan makamını göstermez.

İçinde bu iki denizi buluşturmanın hasretini çekenler var mı? Hz Musa çekiyor, hasrette fakat Hızır’ın yaptıklarına da bir türlü akıl sır erdiremiyor. Hızır önce bindikleri gemiyi deliyor, sonra bir oğlan çocuğunu öldürüyor ve en nihayetinde açlıktan kıvranmalarına rağmen onları misafir etmeyen ve yemek bile vermeyen bir halkın duvarını onarıyor. (Kehf, 71-77)

Hz. Musa her defasında Hızır’ın yaptıklarını sorgulayıp karşı çıkmayacağını söylese de başaramıyor. Aklı, bildikleri, alıştıkları, duyuları karşı çıkıyor! Ve o salih kul, Hızır  “İşte diyor, bu benimle senin ayrılışımızdır.” (Kehf, 78) Ve ayrılık gerçekleşiyor. Yuvadan uzağa düşen insanın ayrılığı, dostundan ayrılanın ayrılığı, aşığından uzakta olanın acısı. Aklıma Hz Mevlana’nın Şems gittikten sonra içine düştüğü hâl geliyor. Balığın denize düşüşüyle başlamıştı ya aslında hikaye. Bizde de ayrılıkla başlıyor yeni bir hayat.

Ah akıl sabredemedi ilhamın ettiklerine! Sabredemeyen nasıl razı olsun? Razı olamayan komşu nedir, dost nedir nasıl kavrasın?

Halbuki Hızır’ın yaptığı her şey kutsal ilhamla gerçekleşiyor. Zaten yapan ben değilim diyor en başından beri. O yokluk makamındayken nasıl kendi iradesinden bir iş gerçekleştirebilirdi? Var olduğunu zanneden, kendine varlık biçen kişi ölümsüzlüğe ulaşabilir mi? O unsurların bağlarıyla kendini sınırlı formlara kayıtlamıştır. Bağlı olan da diğerlerini kendine bağlama hevesindedir. Bağı çözülenler de bağlantıda olduğu herkesi ve her şeyi özgürleştirir.

İnsan hiç içinde bulunduğu gemiyi deler miydi? Delerdi. O gemi nefsiyse, egosuysa, egosunun var ettiği, var zannettiği benlikleriyse, bu benlikleri üzerinde, denizine dokunmadan sadece yüzeyinde duruyorsa insan, alırdı eline bir hançer ve delik deşik ederdi hiç parçalanmayacağını düşündüğü o ilahlarını. Nefes almaya yer bırakmamış ve onu sıktıkça sıkan dar kalıplarını. Deldikçe harap olurdu çünkü harap yerlerin, yıkıntıların altında hazineler gizliydi zamanlar ötesinden gelen. Yıkılınca üzerindeki, altındaki parlamaya başlardı. Parladıkça ve su almaya başladıkça, balık gibi asıl yuvanın derinliklerine doğru batardı. Aşkı tutuşurdu suya battıkça. Ateşle su, birbirine karışmadan yine de beraber akarlardı, hayrete düşerdi aklın.

İnsan hiç gencecik bir oğlan çocuğunu öldürür müydü? Öldürürdü. Eğer o çocuk senin içindeki kötülük potansiyeli ise, daha gencecikken daha olasılıklar aleminde iken yani onu fark ettiğin ilk ânda ona veda edebilmekti. Arandaki göbek bağını kesebilmekti sana ve bütüne hizmet etmeyen taraflarını. Kötücül bu demekti, hem kendi hakkını hem de bağlantıda olduğun tüm varlıkların hakkını gasp eden düşünce ve eylemlerindi. İkilikten gelen, varlık zannından gelenlerdi. Serpilip gelişmesini beklemeden, sezgilerinle onlara “Hayır!” diyebilmek ve güçlü bir şekilde sınırlar çizebilmekti her ne kadar sana masum görünseler de. Öldürmek dediğin, zamanında uygulanmış adaletli bir ayrılıştan, geride bırakıştan başka nedir ki? Bu yüzden ölümü yeni bir yaşam takip eder. Kapanamayan döngüler, yenilerine ket vurur.

İnsan açlıkla kıvranırken kendisine bir lokma yemek vermeyen o zengin halkın yıkılmış duvarını  tamir eder miydi? Ederdi. Bir gemi gibi delinen egonun varlığı yıkılınca, o yıkıntının altındaki hazineyi koruyacak yeni bir var oluş anlayışı gelir. Bu duvarın sahibi iki yetim oğlandır ve rüştlerine erince Hızır’ın duvarı sayesinde korunduğu için bu hazineye kavuşacaklardır. İki yetim oğlanı, henüz tamlığa ermemiş akıl ve ruh olarak okumak mümkün.

Sadece yıkıntılar arasında dolaşanlar ve orada kalanlar, kemal dairesini (tamlığa ulaşma döngüsü) ikinci kısmını, geriye dönüşü (bekayı) gerçekleştirememiştir. Yokluğa kavuştuktan (fenadan) sonra varlığa (bekaya) geri dönenler, halkın içinde Hakkı görenler ve hizmete başlayanlardır. Hizmet eden bu yüzden var olan biri değil, yokluğun eli olmuş bir vesiledir.

La ilahe illalah.  La ilahe: İlah, varlık yoktur. İllallah: Tek var olan şey O’dur. Kelime-i Tevhid’in la ilahe kısmı geminin delinmesi, illallah kısmı ise duvarın yapılmasıdır. Bu ikisi bir araya gelince, iki yetim erginliğe erer ve hazineye kavuşur. Duvarı tamir eden Hızır, birlik döngüsünü burada, hiçliğin elinde bir alet konumunu alarak, koşulsuz hizmetiyle kapatır.

Hıdırellez bize yeniden doğuş olasılığı için önümüzde bir döngü açıyor bugün. Egonun ve nefsin koşullanmalarının, kodlarının, emir ve alışkanlıklarının kontrolünden kurtulup onları gözlemleyebildiğimiz, onlarla dost olup işleyebildiğimiz bir fena sürecinden sonra, Hızır makamına yani bekaya varışın dinamiklerini gösteriyor. Yunus Emre “Şol Hızır’la şol İlyas, âb-ı hayat içdiler/Bu birkaç gün içinde bunlar ölesi değil.” derken bu beka makamına işaret ediyor belki. Beka makamı, kendinden değil, her ân yeniden açığa çıkan kutsal ilhamlarla hareket eden, Kutsal’la dolup dolup taşan Hızır’ın makamıdır. Burası müminliğin asıl manasının açıldığı yerdir. Yani her ân olandan emin olmuş, olana ve olmayana denklikle inanmış ve ona razı olmuş. Müminlere sabrın tavsiye edilmesi, rızaya çağrıdır, kırılganlığa ve alıcılığa çağrıdır. Buna gerçek kulluk denir. Kehf suresinde Hızır’a salih bir kul olarak hitap edilmesinin sebebi budur. Kulluk yoksa pasiflik, kölelik değildir. Kölelik imkansızdır çünkü kölenin bile kendi varlığı yoktur. Varlığı olmayanın efendisi olur mu? Varlığına sıkı sıkı tutunan kişi kendini âlemin efendisi zannederken kime salih bir dost olabilir?

Sevgili komşum ve dostum! Bugün içindeki Musa’yı dinleme zamanı. Musa tarafının eğilimlerini gözlemleme zamanı. O Musa’yı ilahi ilhamların Hızır’ı ile buluşturma zamanı. Kırılganlıkla, samimiyetle ve çocuk saflığıyla kendini Kutsal’ın hediyelerine açıp çiçeklenme zamanı.  Sana bu buluşmayı mümkün kılacak her kim var ise, onunla daha sıkı bağlantıya geçme, onun kadrini kıymetini bilme ve dillendirme zamanı. Bu bir insan, hayvan ya da bitki olabilir. Salih dostunu bul ve gül ağacının altında sohbete davet et. Ancak bu şekilde Hıdırellez gelir hanene ve gülün dalına astığın dileklerini görme ve duyma şansı olur. Dostunla paylaş bu dilekleri ki onun yüzünde Kutsal kendini gösterir.

İşte bu yazı da benim dileklerimdir ve gül ağacının altında yaptığımız sohbet burada son bulmuştur. Hıdırellez aşkına, iki denizin kavuştuğu yerde, bensiz bir yerden, birlikte tekrar tekrar bir araya gelmek ve hizmette buluşmak niyetiyle.


Yazar

Aslınur

Aslınur yazarak, çizerek, resmederek, çevirerek, manevi turlar ve online dersler tasarlayarak Anadolu hikmet kültürünü modern zamanlarda canlandırmaya gayret ediyor. Boğaziçi Üniversitesinde okuduğu İngiliz Edebiyatı ve Türk Edebiyatı bölümleri, doğu ve batı arasında köprü kurmasına yardımcı oldu. Yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi İlahiyat fakültesinde İslam edebiyatı bölümünde yaparken tasavvuf edebiyatında özellikle Hz Mevlana’nın Mesnevi’sinde derinleşme şansını yakaladı. Bu sayede, Anadolu hikmet geleneğinden gelen eserleri günümüz diline ve kültürüne çevirme tutkusunu keşfetti. Bu çevirinin, kolektif şifaya ve barışa olan katkısını daha yakından keşfetmeye başladı.

Güzelliği Paylaş

copyright – all rights reserved – Gizlilik Şartnamesi

web sitesi yapımı fromEssence.com