Bensizlik Evinin Dertli Sakinleri


shadow of person's hand holding flowers

Korona geldi. İlk hafta bedenime dönmek için elimden geleni yaptım. Ritüellerime döndüm, çok iyi hissettim. Daha aktiftim. Kendimi daha canlı ve coşkulu hissetmeye başladım. Instagramda insanların nasıl canla başla hediyelerini paylaşıyor olduklarını gördükçe “İşte zamanı geldi, insanlar hizmetlerini kucaklamaya ve çevreleriyle paylaşmaya başladı” diye umut doldum. Hala umutluyum.

İkinci haftada kendi hareketliliğime, etrafımda daha da ivmesini arttıran hıza şöyle bir baktım. Bu bir savunma mekanizması mıydı? Yoksa iç kaynaklarımla bağlantıya geçtiğim için akan bir üretim hali mi? Ya da hepsi? Bilmiyorum. Durumu değerlendirmek, senaryolar yazmak için erken olduğunu fark ediyorum. Senaryolar yazma vaktinin çoktan sona erdiğini fark ediyorum.

Gerçekten bilmiyorum. Bu “krizin” içinde, ne kadar kalacağımı bilmeden, nasıl kalacağımı bilmeden ve sonucunda neler kazanacağımı ya da kaybedeceğimi bilmeden oturmaktan başka bana hizmet edecek bir yol göremiyorum şu anda. Bu oturuş nasıl bir oturuş?

Dervişler dertli olurlarmış. 

İnsan derdi sever mi?

Dert gelince onu tanımlayıp çözümlemek, ondan kurtulmak sonra da rahatlamak istemez mi?

Kim acı çekmek ister ki?

diyen tarafımı görüyorum. Bir yandan da dertli olmak ile ilgili içinde bulunduğumuz halin açtığı başka bir pencere daha var iç gözümün önünde.

Dertli olmak demek, derdin ile kalabilmek, hem de bunu bir şey beklemeden, ummadan, planlamadan yapma çabası olabilir mi? 

Ne derdimden kurtularak ne de ona tutunarak, sadece ama sadece şöyle bir durup onunla karşılıklı oturmayı deneyerek. 

Oturduğumuz oda karanlık olsa da, kuyunun dibinde el yordamı ile birbirimize dokunarak kalabilsek de, yine de bunu denemek. 

Dervişlerin yolu, benlikten bensizliğe giden bir yol. 

Ben dediğim kurgusal kimliklerim, ait olduğumu düşündüğüm evlerim, beni mutlu ettiğini zannettiğim bağımlılıklarım bu yolda görünür oluyor.

Korona’ya karşı vücudumu ve bağışıklığımı, psikolojimi ve bağlı olduğum toplulukları güçlendireceğim derken bir bakmışım ki koronayı öteki ve düşman bellemişim, kendimi yine alışık olduğum o savaşların içine atmışım.

Yaptığım her egzersiz, yediğim her super food bu savaş için beni zırhlamış, “direncimi” arttırmış. Fark etmemişim.

Bilinç kazandığımı düşünüp, tutunduğum benliklerime yeni bir benlik kazandırmışım.

Bu rahatsızlığı da rahat etmek için, bu krizi de fırsata çevirmek için kullanmışım. 

Taraf tutmuşum.

Kayırmışım.

Ayrılığa düşmüşüm. 

Bensizlik evi nasıl bir ev? 

Gözümü kapatıp hayal ediyorum.

Bir kere orada insanların ne kendilerine ne de başka varlıklara dair katılaşmış ve donmuş yargıları, hesapları, analizleri, çözümlemeleri, kurguları yok. 

Bunlar, ermiş varlıklar gibi ulaşılamaz insanlar değil. Onlara uğrayan yargıları, hesapları, anazlileri, çözümlemeleri ve kurguları birer iddia ve dava haline getirmeden, iyi bir ev sahibi gibi hoşça karşılayıp ne onlara karşı direnerek ne de onlara tutunarak ağırlamayı pratik ediyorlar.

İddiasızlık alanındalar.

Bu alan beraberinde alçakgönüllüğü getiriyor.

Egolarını öldürme çabasını bırakmışlar, ona daima şahitlik edip gözetiyorlar. 

Egosunu öldürerek yükselmeye çabalayanlar da bir savaş içinde değiller mi, ötekileştirdikleri egoları ile? 

Egosunu olduğu gibi görmeyenler insan bedeninde yaşasa da gerçek insanın potansiyeline açılamayanlar. 

Nasıl büyük bir israf değil mi?

Bensizlik evinde işte böyle türlü türlü misafirler var, gelip gidiyorlar. Dinamizm var. Her günü bir değil. Yeni şeyler öğreniliyor, eski öğrenilenlerin döngüleri kapanıyor ve şükranla uğurlanıyor. Hayatın akışına uyumlanmıştır bensizlik evinin sakinleri. Hayatın akışına uyumlanmak için durmayı bilirler. Bunu tembellik, zaman kaybı, işe yaramazlık olarak görüp kendilerini suçlamazlar. Bu hisler gelse de onları da buyur ederler. Anda durarak, anda olmak isteyenleri derinden dinlemek için kendilerine zaman tanırlar, fırsat yaratırlar. Bu da onları sabırlı kılar. Bir şeyi oldurmak ya da öldürmek yerine her an yükselen hikayelere, onlara kapılmadan iradelerini kullanarak şahitlik ederler. Bu hikayede üzerlerine düşen vazifelerin sorumluluğunun altına girerler, ta ki başka bir hikaye yükselene kadar. Bir vazifeyi, başka bir vazife uğruna geride bırakmayı bilirler. Kendilerine tek bir yol, tek bir vazife, tek bir misyon biçmezler. Fedailiğe, kurtarıcılığa soyunmazlar. Bu yüzden esneklik kapasiteleri vardır. Bensizlik evinin sahipleri, Kutsalın kendilerinden görünür olmasına izin verirler. Kutsal onların gören gözü, duyan kulağı, işleyen eli olur. Böylece, aslında hiçbir zaman zannetikleri şekilde “var” olmadıklarını fark ederler. Unuttukları zaman, dertleri devreye girer. 

Bu dert nasıl bir dert?

Bensizlik evine doğru giden yolda yürümeye devam etmek için günlük hayatımda rehavete kapıldığım anlarda, gaflet uykusuna düşmeye az kala, içimdeki o dert beni dürtüyor olabilir mi? Sen yuvaya dönüş yolunda değil miydin? diye. Merkezime aldığım bu dert beni daim kendi öz niyetimle hizalıyor olabilir mi? Her savrulduğumda beni merkezime getiriyor bu dert. 

Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş der Niyazi Mısri. 

Şu sıralar olan bitene derman aramak için koşuşturmaya (bu zihinsel ve duygusal da olabilir) girmek yerine gerçekten içinde bulunduğumuz “dert” ile kalabilir miyiz?

Ona derman gözü ile bakabilir miyiz? (Ve bu durmayı da bir çözüm haline getirip onu da fırsata çevirme eğilimimi gözlemleyerek:) 

Burada pollyanacılık oynamaktan bahsetmiyorum. Daha çok, içimde ve dışımda her ne olup bitiyorsa bana iyi hissettirdiğinde ona bağımlı hale gelmeden oradan ayrılabilmekten, bana kötü hissettirdiğinde de onunla kalabilmekten bahsediyorum. 

Kaçmadan ve donmadan.

Kaçıyorsam da gerçekten kaçtığımın farkına varmaya çalışarak o kaçışın acısını hissetmeye kendime izin vererek ve koşan adımlarımı, ayak tabanlarımı, sıklaşan nefesimi tam manasıyla hissederek. 

Donduğumda, donmaya izin vermek, o tecrübeye kapılarımı açmak.

Bu da geçer ya huu diyerek.

Yani donukken çözülmek ve hareket etmek için kendimi iteklememek

Yani kaçarken, durmak ve olayın içinde sakin kalmak için kendimi dizginlememek

O anda dertli dertli demlenmem.

İyi bir ev sahibidir dertli kişi.

Ona uğrayan misafirin şeklini şemalini görüntüsünü değiştirmeye çalışmaz.

Sofrası zaten açıktır, olandan ikram eder, gerisine karışmaz.

Sofrada ne var ise onu ikram eder, yeni şeyler eklemek, kendini iyi bir ev sahibi olarak ispatlamak yoktur gündeminde

Misafir ikramı beğendi mi, yedi mi, yediyse ne kadar sindirdi, şifalandı mı? Sorgulamaz.

Hizmetini olduğu gibi, elinden geldiği gibi, samimiyetle gerçekleştirir ve gerisini düşünmez.

Bu yüzden dertli kişiler, bu iddiasız, samimi ve hakiki halleri ile yuvaya dönüş yolculuğumuzu kolaylaştırır.

Bu süreçte birçok online çembere katılıyorum. Sorduğumuz sorular genellikle şu anda ne oluyor ve ne olmak istiyor? merkezinde. Şu anda ne oluyor sorusu ile kalmak bile belki aylar (aslında yıllar) alacak bir soru. Kendime karşı gerçekten dürüst olmayı, hakikiliği kırılganlığı, cesareti ve tevazuyu gerektiriyor bunun cevaplarına bakabilmek. Şu anda korona eliyle, hastanenin kapalı kapıları ardında, sevdiklerim olmadan, nefessiz kalıp ölmekten deli gibi korkuyor olabilirim. Bu ölüm korkusunu gördüm mü, dinledim mi, dillendirdim mi? Yoksa ölmemek için içine girdiğim bu hızlı maraton beni bu korkuları duyamayacak kadar meşgul mü kılıyor? 

Şu ölüm ve kaybetme meselesiyle birazcık oturabilsek, demlenebilsek, zaten corona ile ne olmak istiyor, ne dönüşmek istiyor sorularının cevapları kendiliğinden gelecek. Derdi olan, derdin getirdiği acı ve gamı ağırlaya ağırlaya belki de her seviyesiyle ölümü de karşılamaya hazırlıyordur kendini. Ölümün acı vereceğinden korkuyorsam, acı ile ilişkimi dönüştürmeye dikkatimi verebilir miyim? En son ne zaman acı çektim ve bu benim için nasıl bir tecrübe idi? Hatırlıyor muyum? Yoksa bilinçaltımın derin dondurucuna mı atmışım, kıtlık olunca, darda kalınca çıkarıp çıkarıp ondan besleneyim diye?

Korona geldi ve bizi gündelik hayatımızda korkutan, canımızı yakan, keyfimizi kaçıra şeylere karşı nasıl tepki verdiğimizi gözler önüne serdi. Mesela canımı yakacağını düşündüğüm bir kişiden nasıl kaçıyorsam; beni köşeye sıkıştıran meseleleri konuşmaktan nasıl kaçınıyorsam ve tüm bunları “öteki” olarak görüp nasıl bağlantımı kesiyorsam…Korona günlerinde de aynı şeyleri yapma ihtimalim epey yüksek. Hem de kendime bile çaktırmadan. Hem de kendime karşı. 

Derdiyle söyleşen, hoş beş eden eden kişi “ötekini” eve davet etmeye gönüllü. 

Savaşacak, mücadele edilecek bir düşman/hastalık/öteki, 

şimdi gelmiş misafir olmuş evimizin baş köşesinde. 

Evden dışarıya çıkmayarak koronayı saha dışı bıraktığımızı zannediyor olabiliriz 

fakat gündemimizde bu kadar yoğun olan bir şey nasıl olur da kapımızın dışında kalabilir?

Burada coronayı bedenimize davet etmekten bahsetmiyorum. Ki bu ihtimali de düşünüp zihnimizin ve kalbimizin verdiği tepkilere bakmak faydalı olabilir. Bahsetmeye çalıştığım şey, zaten korona hayatımızın merkezine oturdu. Mesele, ben onunla oturmaya gönüllü müyüm? Hem de maskesiz, hem de susuz ve sabunsuz. Olanca kiri, tozu ve dumanı ile. 


Yazar

Aslınur

Aslınur yazarak, çizerek, resmederek, çevirerek, manevi turlar ve online dersler tasarlayarak Anadolu hikmet kültürünü modern zamanlarda canlandırmaya gayret ediyor. Boğaziçi Üniversitesinde okuduğu İngiliz Edebiyatı ve Türk Edebiyatı bölümleri, doğu ve batı arasında köprü kurmasına yardımcı oldu. Yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi İlahiyat fakültesinde İslam edebiyatı bölümünde yaparken tasavvuf edebiyatında özellikle Hz Mevlana’nın Mesnevi’sinde derinleşme şansını yakaladı. Bu sayede, Anadolu hikmet geleneğinden gelen eserleri günümüz diline ve kültürüne çevirme tutkusunu keşfetti. Bu çevirinin, kolektif şifaya ve barışa olan katkısını daha yakından keşfetmeye başladı.

Güzelliği Paylaş

copyright – all rights reserved – Gizlilik Şartnamesi

web sitesi yapımı fromEssence.com