Anadolu Kapısından Giriş

Bir Nallıhan Hikayesi


Ege’nin küçük bir ilçesinde geçti çocukluğum. Gençlik yıllarım eğitim aldığım İzmir ve İstanbul’da. Evlendikten ve artık bana katkıda bulunmadığını hissettiğim akademideki işime veda ettikten sonra çeşitli vesilelerle yoğun bir şekilde yurtdışı seyahatleri gerçekleşti. Hayat bizi türlü türlü kıtalarda misafir etti. Nice aldık nice verdik. Ta ki geçen seneye kadar. Bedenim artık uçağa binmek istemez, nefesim beni durdurmak için göğsümde saklanır olmuştu. Haliyle durmak ve evimizde bir süre dinlenmek durumunda kaldım. Hatta evde olmak, sadece çiçekleri sulamak ve en büyük eylemimin gün içinde, ucunda kalan son kınayı kesip atmak pahasına da olsa tırnaklarımı kesmek olması bana derin bir keyif veriyordu. Benden beklenilen yüksek akademik kariyerin ve saygın bir mevkinin yerine gittikçe basitleşmek, küçüğe ve iddiasız olana karışmak isteği ile günlerimi davasızca yaptığım işlerimle ve günlük geçimimi ve rızkımı çıkarttığım derslerimle geçiriyordum. Bahar dalında yeni açan erik çiçeğinin yaprağı gibi Güneş’in altında şeffaf salınmak, sadece salınmak istiyordum.

Yine böyle var olmaya çalıştığım bir günde eşim içeri giriyor. Yüzündeki o tanıdık heyecanı görüyorum. İçimde bir ses “Eyvah!” diyor. Artık bu heyecanı hemen tanıyabiliyorum. Yeni bir yere seyahat edecek olmanın verdiği heyecan bu. Kendisi hayatıma girmeden önce seyahat etmeye dair pek bir hevesim ve tecrübem olmamasına rağmen onun kanatlarında ne çok ülkeye uçtum, ben de kendime şaşırıyorum. Son iki yıldır duraklamak, yavaşlamak ve evde olmak istediğimin farkında. Bu yüzden temkinli ama yine de heyecanını saklayamaz bir halde İran planlarından bahsediyor. Oradaki güzelliklerden, öğrenebileceklerimizden, keşfedebileceklerimizden, alacaklarımızdan, vereceklerimizden.

İçimde bir şey cız ediyor. Nefesim yine alelacele göğsümde saklanacak bir yer bulmaya çalışıyor. Bir yandan zihnim bunun güzel bir fırsat ve kıymetli bir hizmet olabileceğini söylüyor. “Kendini geri tutma, direniyorsun belki yeniliğe” diyor. Sonunda “Uçmam ama” diyorum. “Trenle gidelim”. Bir hafta boyunca tren ayarlamaları yapıyor eşim. Biletleri getiriyor heyecanla. Yüzüme bakıyor, bende aynı heyecanı göremeyince ikimiz de derin bir sessizliğe gömülüyoruz. “İran’a gelmiyorum, orası beni çağırmıyor. Başka bir şey beni bu topraklarda tutuyor, çıkma dışarıya diyor. Ne olduğunu tanımlayamıyorum ama burada yapacak bir şey var, biliyorum, hissediyorum.” diyorum. Bu sözleri söylerken gözlerimden yaşlar boşalıyor. İşte bu, derinden gelen bir çağrının işareti. “Evet Aslınur, bizi duyuyorsun” diyor beni bekleyenler. Henüz ufukta yoklar. Ama çağrılarını yapmaya başladılar. Kulaklarımı açmaya niyet ediyorum. Eşim de bu çağrının yankılarını hissederek açık bir kalplilikle bu durumu kabul ediyor, bileti tek kişilik olarak değiştiriyor. Birkaç gün içinde yeni bir plan kendini ortaya koyuyor: Anadolu’ya yapılacak dört günlük bir seyahat. İçimden derin bir “Oh!” yükseliyor. Ne zamandır hissediyorum içimde Anadolu’yu. Hatta üç sene önce California’da, Mount Shasta’dan dönerken o geniş otoyolda içime doğanları hatırlıyorum. İpek Yolu canlanacak. İpek Yolu, İpek Yolu, Anadolu. Bu doğuşların Amerika’da gelmesi ne acayip değil mi dostlar?

 

1.GÜN-11 Mart 2019

Artık Anadolu kapılarını açmaya karar veriyor. Bir araba kiralayalım diyoruz, seyahat etmek, daha çok yer görmek mümkün olur. Seyahat rotamızı ayarlıyoruz. Nallıhan ve civarı. Tapduk Emre ve Yunus Emre içimizde çok canlı bu sıralar. Araba kiralanıyor. Sabahın altısında Sabiha Gökçen havalimanına doğru arabayı teslim almak için yola çıkıyoruz. Yine de içimde arabaya dair garip bir huzursuzluk. Havaalanına vardığımızda arabayı teslim alacağımız ofise gidiyoruz. Diğer araba kiralama ofislerinin hepsi açık. Sadece bu kapalı. Kepenkleri bir süre sonra açılıyor. Tüm uğraşlarımıza rağmen arabayı alamıyoruz, gerekli ekstra belgeler elimizde olmadığı için. Nefesim göğsümde genişliyor. Fakat şimdi ne yapacağız? Şimdi ve burada ne olmak istiyor? Neresi bizi çağırıyor? Dinlesene!

Dakikalar içinde Pendik tren istasyonuna koşuyoruz ve saatler sonra kendimizi Eskişehir’de buluyoruz. Elimizde iki ağır çanta ile. Kiralayacağımız arabaya güvenerek aldığımız bu çantalar şimdi bize birer yük oluyorlar. Ve nerede kalacağımız, ne yapacağımız hakkında hiçbir fikrimiz yok. Şimdi güvenme vakti. Tren garından Odunpazarı’na doğru yürümeye başlıyoruz. Hava yavaş yavaş ısınıyor. Halbuki yağacağı söylenmişti! Salıver planladıklarını, hazırladıklarını, tasarladıklarını diyor. Bir kere daha. Soyun sanrılarından, zanlarından, kuruntularından. Üzerimize kat kat giydiğimiz elbiseleri çıkartıyoruz. Paltolarımız, ceketlerimiz. Yürüdükçe elimizdeki yükler ağırlaşmaya başlıyor. Yol uzuyor sanki. Taksi tutalım diyoruz, yanımızda nakit kalmamış. ATM görünürde yok. Yürümeye devam diyoruz. Bilinmez ne kadar süreceği ama güven. Yolda soruyoruz, beş dakika sonra oradasın dedikleri yol yirmi beş dakikada bitmez oluyor. Yürüyoruz. Sonunda Marian bir taksi durağının önünde bir bank bulup oturuyor. Aslında ikimiz de oracığa yığılıveriyoruz. “Haydi amcalara sorsana eşyalarımızı buraya emanet edebilir miyiz, hem dolaşırız hafif hafif.” diyor. Bedenim o banka çakılmış sanki. Kımıldamaya ve hatta içeridekilerden böyle bir ricada bulunmaya bir türlü dilim varmıyor. Allahım bu korku da neyin nesi? Küçücük bir ricada bulunamayacak kadar mı hem de? “Kolay kolay kabul etmezler bunu” diyorum. “İnsanlar birbirine güvenmiyorlar ki!” Bu cümleler öyle hızlı çıkıyor ki ağzımdan. Kendi güvensizliğime şaşırıyorum sonrasında. Ama yine de içeri girip soramıyorum. Tamam alalım yükleri sırtımıza devam edelim yürümeye diyoruz. Bir otobüs firmasına giriyoruz. Cesaretimi topluyorum, güven Aslınur diyorum. Güvenerek güven inşa et diyorum. Başlasın bir yerden diyorum. İçeri girip durumu anlattığımızda çalışan kadın kabul etmiş görünse de sonra çaresiz bir şekilde “Bu yaptığım yasal değil, patronum görürse ne olur?” diyor. Kadını zor durumda bırakmamak için ısrar etmiyorum ve ofisten çıkıyoruz. Yüklerimiz sırtımızda. Marian acayip şaşırmış durumda. Ne yani, İran’da olsak şimdiye kadar bin kişi almıştı yükümüzü emanet diyor. Bunu duymak içimi hüzünlendiriyor. Ne oldu bize?

“Bak karşıda zabıta var” diyor, “haydi gidip onlara soralım”. İçimde bir şey isyan ediyor. “En çok kuşkulanmaması gerekenler onlar, şimdi başımıza iş açılmasın aman” diyor içimdeki ses. Amma da ödlekmiş bu güvenini kaybetmiş parça da. Marian cesaretle içeri giriyor ve kırık Türkçesiyle konuşmaya çabalıyor. Ben kilitlenmiş durumdayım. Durumu anlatırken, zabıtalardan biri omzumda asılan uzun kılıftan gözünü ayırmıyor. “Merak etmeyin, kılıfta neyim var” diyor, gülümsüyorum. “Garajda kilitli dolaplar var, oraya gidin emanetiniz için” diyorlar. “Tramvayla beş dakika, çok yakın. Geri döner buraları da dolaşırsınız.”

Tramvaya doğru yürürken cebimizde para olmadığını hatırlıyoruz. Bir güvence kaynağı olarak para da tüm bu güven sınavından geçerken tabii ki bizimle birlikte değil. Senaryo eksiksiz yazılmış. “Haydi bakalım bu tür bir sınanmaya ne cevap vereceksiniz” diyip kıs kıs gülüyor her neredeyse. “Size alıştığınız o konforu vermeyeceğim, madem bilinmeyene doğru bir seyahate çıktınız, hediyeler de böyle geliyor ayağınıza kadar” diyor. Sızlayan ayaklarıma bakıyorum. Gerisin geri dönüp bir kafeye oturuyoruz.
Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Daha önce buraları gördüğümden Marian’a gidip dolaşmasını, çantalara göz kulak olabileceğimi söylüyorum. Yanıma aldığım defterime yazmaya başlıyorum. Yazıma baharı karşılayan kuşların şarkıları, camiiden verilen sela, seçim için masa masa dolaşan politikacıların vaatleri ve çayları yetiştirmeye çalışan genç kızın “Çay isteyen var mı?” sorusu eşlik ediyor. Allahım rızkımızı ver, Allahım rızkımızı ver cümleleri çıkıyor. Üst üste bilmem ne kadar zaman yazıyorum ve birden Ya Rezzak kelimesinin üzerine havadan 100 tl düşüyor. Kafamı kaldırıyorum. Marian gülümseyerek bana bakıyor.

Akşama doğru Nallıhan otobüsüne biniyoruz. Büyüdüğüm ilçedeki otobüs modellerinden. Oldukça eski. Şu koltukların arkasında küllükleri olanlardan hani. Ve yolculuğumuz başlıyor. Bir dağın eteklerinde dönüyor, dönüyor, dönüyor, dönüyoruz. Gözlerim kapanıyor dönüyoruz, gözlerim açılıyor hala dönüyoruz. Bu eski otobüsün dahi sema yapabileceği kimin aklına gelir ki? Küllükler, aşk ateşinin geride bıraktıklarıyla dolu, ağızlarına kadar açık. Dönmekten usanmıyoruz ve nihayet Nallıhan’a akşam çökerken ulaşıyoruz. Bacalardan tüten dumanın kokusu ellerimizdeki yüklere hiç zaman kaybetmeden hoşgeldinlerle siniyor.

2.GÜN-12 Mart 2019

Nallıhan bir kervansaray şehri. İpek Yolu buradan geçiyor. Amerika’da aldığım ilhamdan sonra ziyaret ettiğim ilk İpek Yolu şehri burası. Etrafı heybetli dağlarla çevrili. Bağrında nice arifleri saklıyor. Niyetimiz Tapduk Emre’yi, Bacım Sultan’ı, Yunus Emre’yi ziyaret etmek. Buralara özel araç olmadan ulaşım zor diyorlar, taksi tutulması gerekiyormuş. Eskişehir’de başlayan güven sürecini devam ettirelim ve taksi tutmadan Bacım Sultan’a ulaşalım diyoruz. Planlamadan, hesap kitap olmadan. Yolun kenarında bekliyoruz. Peş peşe arabalar geçiyor lakin hiçbiri durmuyor. “Bacım Sultan, sana geliyoruz misafir olmaya” diyorum. “O halde bize bir araba gönderirsin değil mi?” Böylesine senli benli ve samimiyetle konuşmak ve ricada bulunmak o kadar iyi hissettiriyor ki. Az sonra bir araba neredeyse geçip gidecekken kararsız kalıyor ve yolun az ilerisinde birden duruyor. Şoför genç bir delikanlı. Nallıhanlı imiş. Buralarda eskiden insanlar arasında güven olduğunu fakat şimdi herkesin birbirinin aleyhine davrandığını söylüyor. Ah diyorum, Anadolu’nun yaralarından biri imiş demek bu. Yola çıktığımızdan beri yankılanıyor her yerde. İsmini soruyoruz. Emre diyor. Gülümsüyorum. “Ne güzel bir insansın! Bacım Sultana gitmemize vesile oluyorsun.” diyorum. “Hayır, ben güzel değilim ki.” diyor, yüzü hüzünleniyor. “Zaten insanlarla olmayı da çok sevmiyorum, doğanın içinde tek başıma inzivada olmak bana iyi geliyor.” diyor. Bizi türbenin önüne kadar bırakıyor ve “Sizinle biraz zaman geçirmek isterim olur mu?” diye soruyor. Yüzümüz aydınlanıyor, türbeye beraber giriyoruz.

Ah Bacım Sultan ve yanında yatan nice güzel kadınlar. İçerisi derli toplu. Kapının yanında bir çalı süpürgesi duruyor. Koşup elime alıyorum ve eşiği temizlemek istiyorum. Bunu neden yaptığıma dair hiçbir fikrim yok. Sadece olmak isteyen şeyi takip ediyorum. Emre ile vedalaşırken “Bu karşılaşmanın bir tesadüf olmadığını biliyorum.” diyor. “Sakın güzelliğini unutma Emre.” diyorum ve belki de yollarımızın başka yerlerde kesişebileceği niyetiyle arkasından el sallıyoruz.

Buraya yıllar yılı insanlar şifa bulmak için gelirmiş. Özellikle ruh hastalıklarından muzdarip olanlar. Türbenin ortasında çok yaşlı bir ardıç ağacı varmış. Bacım Sultan bu köye gelin gelirken onu atının üzerinde bulamayan kişilere babası Tapduk Emre “O yerini buldu!” telkinini verince kendisini bu ardıç ağacına yaslanır vaziyette bulmuşlar. Eskiden ruh hastalığına tutulanlar bu ağaca bağlanır ve yuvarlak odunlar vücutlarına sürülerek ve daha başka yollarla tedavi edilirmiş. Gözlerimi kapatıp bu ardıç ağacını düşünüyorum. İçim ürperiyor. Arka bahçe ardıç ağaçlarıyla dolu. Birine sırtını dayayım derin bir iç çekiyorum. Şükrediyorum bu zamansızlığa ve mekansızlığa misafir olduğumuz için. Tepemizde bir kartal sema ediyor.

Türbenin hemen alt tarafında bir camii var. Dışarıdan bakılınca onarımda olduğu hissiyatını veriyor. İçeri girmekte önce tereddüt etsek de büyük ahşap kapısını az ittirince gıcırdayarak içini ifşa ediyor. Yüksek tavanlı olan bu caminin girişi plastik masalarla ve türlü alet edevatla dolu. Namaz kılınan yere girdiğimizde ortada bir soba kurulu olduğunu görüyoruz. İçerisi soğuk. Tam dışarı çıkacakken arkamızdan bir ses duyuyoruz: “Selamın aleyküm, hoşgeldiniz.” Köyün en yaşlılarından olan bir dede bize Bacım Sultan türbesinin duvarlarını nasıl onardığını ve o esnada yaşananları anlatıyor. Bahçede kazı çalışması yapanlardan biri bu türlü işlere inanmadığı için çıkan kafataslarından birini öfkeyle tekmelemiş, bizi nelerle uğraştırıyorlar diyerek. Tüm gece boyunca korkutmuşlar uykusunda. Ertesi gün türbede kurban kesip af dilemiş. Akıl hastalarını iyileştirmek için kullanılan tomrukları o zamanın belediye başkanı evine süs olsun diye yanında götürünce aynı şey onun başına geliyor ve ertesi gün af dileyip tomrukları yerine bırakıyor. Ritüelleri müzelik birer nesneye dönüştürmenin bedeli bu herhalde diye düşünüyorum. Bunun gibi nice hikayeleri dinleyince Bacım Sultan’ın buradaki köylünün hayatının merkezinde olduğunu ve buradaki yaşamın onun etrafında kurulduğunu fark ediyoruz. Merkezde yanan bu ateş hayatı canlı tutuyor. Bu ateşin kutsallığına inanmayanlar da haliyle köylülere göre derslerini bir şekilde alıyorlar. Dede ile konuşurken içeriye camiinin imamı giriyor. Yirmili yaşlarında. Ve şu anda köyde yaşayan en genç insan. Üzerine cübbesini geçirirken namaz için cemaati bekliyor. Cemaatte bizi karşılayan dede, başka bir amca, Marian ve ben varız. Beni girişteki odalardan birine yönlendiriyor. Misafir umduğunu değil bulduğunu yer, güven Aslınur diyerek içimde yükselen isyana rağmen o küçük odaya geçiyorum. Etrafta yedek cübbeler, bir kutu şeker ve kolonya var. Oda soğuk. En azından şeker ve kolonya ile karşılanıyorum. O küçük, yalnız oda tarafından.

Namazdan sonra biraz aşağıda kalan kuyuya doğru iniyoruz. O esnada içimden bir ses yükseliyor: “Ah keşke bu köyde yaşayanlarla daha derinden sohbetler edebilsek, Bacım Sultan’ı onlardan dinlesek. Hatta bir sobanın etrafında toplanıp halleşsek.” diyorum. Fakat etrafta kimse yok, in cin top atıyor. İleriden gelen bir teyze o esnada bize selam veriyor. Selamını alıp kuyuya doğru iniyoruz.

Rivayete göre bu kuyunun bulunduğu yerde Bacım Sultan babası Taptuk Emre’yi karşılamak için beklerken heyecandan ve aceleden ellerinin hamurlu kaldığını fark edip mahcubiyet hissedince yanı başından bu su kaynayıveriyor. Deva arayanlar bu suyu içerek şifalanıyorlar. Kuyunun başına varıyoruz. Çok heyecanlıyım çünkü daha önce hiç böyle bir kuyuya güğüm sallamamışız!

Marian kuyunun üzerini örten sacı kaldırıyor, güğümü aşağı sallamaya başlıyor. Sonunda ipi kendine çektiğinde güğüm ağzına kadar su ile dolu vaziyette geri geliyor! Tüm bunları yaparken farklı hislerle dolup taşıyorum. Çok sihirli bir ana şahitlik ettiğimi idrak ediyorum. Kim bilir bu kuyu bağrında hangi sırları saklıyor. Kuyuya binbir teşekkürle bu suyu yudum yudum içiyor, yüzüme sürüyorum. Suyun şifası aslında onun kaynağını canlı tutan bu daimi su çekme işlemi. Vefa ile buraya gelen insanların bu kaynağa verdikleri dikkat ve ona sundukları güven canlılık sıfatını devam ettiren. İnsanların o suya ihtiyaç duymaları ve güçlü bir niyetle bu alana daima gelip onu canlı tutmaları şifayı da açığa çıkarıyor. Hem sudaki, hem içendeki. Çünkü içenler de sudan ayrı değiller ki. Ve kendi içlerindeki kuyunun peşindeler.

Bu kadim seremoniden sonra köy meydanına çıkarken yağmur çiselemeye başlıyor. Duruyoruz ve birbirimize soruyoruz: “Şimdi ne yapacağız? Geri dönelim mi? Peki nasıl?” Bu soruyu sorarken kaygı, endişe ve telaştan ziyade sürpriz hediyesini almak için heyecanlanan çocuklar gibiyiz. Haydi o zaman hodri meydan diyip köyün meydanına doğru yürüyoruz. Bir de ne görelim? Köyün imamı ile bize selam veren teyze şadırvanın yanı başında oturup bizi beklemişler. “Sizi burda öyle bırakmaya gönlüm razı olmadı.” diyor teyze. “Hem nasıl geri döneceğinizi de anlayamadım, gelin sizi evime götüreyim, az aşağıda evim. Ya da dur, komşunun evine gidelim o daha yakın.” Kendi evi yerine böylesine teklifsiz ve rahat bir şekilde bizi komşunun evine götürmesi ilginç geliyor. Caminin genç imamı, köyün yaşlı teyzesi ve biz ahşap bir evin yolunu tutuyoruz. Kapıyı Azize Ebe açıyor ve bizi binbir hürmetle selamlayıp evine buyur ediyor. Evet, oturduğumuz odanın tam ortasında bir kuzine soba var. İmam kuzineye odun atarken, ev sahibi de üzerine çaydanlığı yerleştiriyor. Biraz sonra önümüze yeni açılmış katmer ve yaptıkları yoğurttan geliyor. Bu yoğurdu görünce ineklerini soruyorum. Köyde artık inek kalmamış çünkü onlara bakacak insan kalmamış. Civar köylerden alıyorlarmış artık sütü de peyniri de. İmamı da evin oğlu bellemişler, aralarında şakalaşıyorlar. Neredeyse her gün beraberlermiş, evine her akşam bir tabak yemek gelirmiş beraber yiyemediklerinde. Bacım Sultan’ı soruyorum onlara. Gençken hep temizliğini onlar yaparlarmış. “Şimdi bayramdan bayrama ancak temizleyebiliyoruz.” diyor Azize Ebe, hüzünlü. Eski günlerde burası dertlerine derman arayanlarla dolup taşarmış. Köyün bekçiliğini üstlenmiş bir süre Azize Ebe ve eşi. Bekçi demişken sakın sadece köyü korumak amaçlı olduğunu düşünmeyin. Bir de köye gelenlere kucaklarını açan bekçilermiş bunlar. Mihmandarlık yaparlarmış. Gelen misafirleri yedirir, içerir, gerekirse evlerinde ağırlarlarmış. Türbede gerçekleşen şifa seremonilerinde de yerlerini alırlarmış. İşte güvene dair müthiş bir pratik. Gelenin kim olduğunu bilmeden, kimlik numaralarını almadan, para pul istemeden, çıkar beklemeden sırf Allah dostlarının rızası için, onlara hürmeten misafirlerine de gösterilen bu hürmet bende bir idrak uyandırıyor. Türbelerin ettiği hizmetlerden biri de insana insanı kazandırması, onlara birbirlerine hizmet etme şansı vermesi, bu türbenin etrafında toplanıp can cana ilişkide bulunma olanağını tanıması.

Hatta çocuğu olmayan bir kadın Bacım Sultan’ı ziyaret etmiş kocası ile birlikte. Vakit geç olduğu için Azize Ebe onları gece misafir etmiş. Kadının mavi gözlü güzel bir kızı olmuş sonra. Çocuk, ısrarla Bacım Sultan’a gelmek isteyince yola düşmüşler ve Azize Ebe’nin kapısını tekrar çalmışlar. Bu kez iade-i ziyaret için. Başta gelenleri hatırlayamasa da sonunda Azize Ebe çok memnun olmuş. Bunun gibi daha nice güzelliklere vesile olmuş, kapı olmuş, ev sahipliği yapmış Bacım Sultan, Allah’ın o güzel kadın velisi. “Kadın velinin hali bir başka oluyor canım.” diyorum içimden. Kadınlarda yoğun zuhur eden o rahmeti ve şefkati, kucaklayıcılık halini burada hissediyorum. Hatta caminin imamı ilk köye geldiğinde uyum sorunu yaşadığı zamanlarda bir gece cemaate namaz kıldırırken sırtını birinin okşadığını hissetmiş. Namazda iken arkasına dönüp kontrol edemediği için de namaz bitene kadar boncuk boncuk terlemiş, kim ola ki bu sırtımı sıvazlayan diye. Camiide zaten hepi topu üç beş kişi, onlar da köyün yaşlıları. “Kim namazın ortasında sırtıma dokuna ki?” diyerek ona zamansız gibi gelen o namazdan sonra arkasındaki safa anlatınca bu durumu çok normal karşılayan yaşlılar “Olur öyle hocam, Bacım Sultan sevdiğinin sırtını okşar.” demişler. Köyün hamiliğini yapan o kutsal anne, imamı da şefkatle buyur etmiş himayesine. Ah işte annelik böyle bir şey olsa gerek! Kim zordaysa ona dokunmak ve yalnız değilsin, korunuyorsun, kollanıyorsun demek. İşte Bacım Sultan bunu bize hatırlatıyor. Bizdeki annelik vasıflarının açığa çıkması için bize rol model oluyor. Türbelerin işlevlerinden biri de bu. Sahada eğitim deniyor buna. Ya da usta çırak ilişkisi. Onu ziyaret eden onun haline ve tavrına boyanıyor, talebi ve niyeti ölçüsünde. Bu yüzden türbeler zannedilenin aksine sadece dilekler için çaput bağlanan, mum yakılan yerlerin ötesinde, önemli toplumsal işlevleri olan mekanlar. Merkezdeki kutsal ateşin etrafında edeple ve farkındalıkla insanların önce kendileriyle sonra da etrafındakilerle etkileşim kurmalarını sağlayan yerler. Bu hali hatırlayanlar en azından onu gündelik hayatlarına da taşıma fırsatını elde etmiş oluyorlar ve ziyaret ettikleri türbeler kalplerinde yaşamaya devam ediyor. Kalplerimizdeki türbelere bağladığımız çaputları da çözsek mi? Birbirimizin rızasını kazarak gönüllerimizdeki mumları uyandırsak mı? İşte Bacım Sultan’ın bana hatırlattıkları. “Yolda kalanları geri çevirme al arabana.” diyerek Emre’ye güzelliğini hatırlatması. Allah’ın Bacım Sultan’dan bunları göstermesi. Okuyabilene daha nice dersler, dinleyebilene daha nice nasihatler var.

Bu güzel sohbetten sonra ana yola yürüyerek geçmeye karar veriyoruz. Yaklaşık dört beş kilometrelik bir yol bu, dağın eteklerinden döne döne aşağıya inen. İmam bizi yolda havlayan köpeklerden korumak için eline aldığı uzun değnekle yolun başına kadar geçiriyor. Biz de elimize bir değnek alıp düşüyoruz yola. Niyetimiz yine güvenmek ve bir vesile gelirse onunla Nallıhan’a dönmek. Daha önce hiç böyle yalnız bir yolda, yolun hemen yanından yükselen heybetli dağların, tepemizden uçan şahinlerin, yerde biten bahar çiçeklerinin, kendi içimdeki heyecanlı ve ürkek titremenin eşliğinde yürümemiştim. Ayaklarım diyorum. Artık sızlamıyorlar. Eskişehir’de yüklerimizle yürüdüğümüz o on beş dakikanın nasıl zulüm gibi geldiğini anımsıyorum. Şimdi elimizde sadece bir değnek, bu kez ayaklarımız her bir adımla yeri öpüyor sanki. Allahım sana güvenmek ne kadar güzel bir hismiş, nasıl olmuş da bunu unutmuşum, o kadar önlemlerle kendimi koruduğumu zannederken aslında güven hissimin incindiğini nasıl olmuş da fark etmemişim? Dervişlerin neden hep yürüdüğünü işte o zaman anlıyorum. Bilinmeyende yürürken, normalde gizlenen zanların ve korkuların öyle görünür oluyor ki sonunda onlarla da yol arkadaşlığı ediyorsun, özgürleşiyorsun onları kucaklayınca, onlara rağmen yürümeye devam ediyorsun. Bir de diğer varlıklarla, dağla, taşla edilen yoldaşlık var. O bağlantısallık içine işliyor, yalnız yürüyorum demeye de utanıyorsun bir süre sonra. Mahcubiyet çöküyor üzerine ve bu utanç duygusunun aksine çok iyi hissettiriyor. Mahcubiyet alçak gönüllüğün verdiği ve iddiasızlıktan gelen bir başını yere eğme, secde etme hali. Buğdaylar gibi. Utancın verdiği o ağırlık ve yargı yok. Ah nasıl da karıştırmışım bunları birbirine! Yollar siz sağ olun, akla karayı ayırdığınız için birbirinden. Dağların eteklerinden döne döne iniyoruz. Bu kez otobüsün içinde değil dışında semaya katılıyoruz. Bir köyün içinden geçerken evinin önündeki yalığa akan suda ıspanaklarını yıkayan ve akşam yemeğini hazırlayan teyzeyi görüyoruz. Suyun içinde kurbağalar da ıspanağa methiye düzüyor. Teyze selamımızı şaşkınlıkla alıyor ve “Buyrun tanımayadım?” diyor. İlk bakışta çok geçerli bir cümle gibi geliyor, üzerine düşmüyorum. Sonrasında şunu fark ediyorum. Bu köylerde tanımamak şaşırtıcı bir durum olmuş. Aslında o kadar emin ki bizim tanıdık olduğumuza, bizi tanımaması onu şaşırtıyor!
Anadolu’da böyle bir halden bahsediyorum işte.
Köyde bize eşlik etmeye başlayan bir köpeğin de rehberliğinde ana yola çıkıyoruz. Yola adım atar atmaz yağmur çiselemeye başlıyor. Gülümsüyoruz. Bizi Nallıhan’a götürecek nasibimizi bekliyoruz. Uzun bir bekleyişin ardından emekli bir öğretmen bizi arabasına alıyor ve Nallıhan’ın yolunu tutuyoruz. İçimde burulan bir parça var köyü ziyaretten sonra. Köyün yaşlıları bu dünyadan göçünce ne olacak? Güvene dayalı bu ağırlama sanatına, geleneğine ve ritüellerine kim sahip çıkacak ve yeni nesillere bunlar nasıl aktarılacak? Ve Bacım Sultan’a ve onun kuyusuna kimler vefa göstermeye devam edecekler?

3.GÜN-13 Mart 2019

“Arkana bak da düşün yeniden
Ne fark eder ki sen ya da ben
İçime dolan tüm korkuları
Denize bıraktım sahilden”

Emremsultan köyünden geçen köy minibüsünde Burcu Güneş’in bir zamanlar pek meşhur bu şarkısı çalarken “Allah Allah” diyorum, bu şarkının sözleri aslında ne kadar da manalıymış. Dinlerken bambaşka şeyler çıkıyor içinden. Biz de üç gündür sahil sahil dolaşıyoruz, içimizdeki korkuları bırakıp güvenmeyi seçerek ve bu güvenin getirdiği güzelliklerin zevkine vararak, ne fark eder ki sen ya da ben sözlerinin manasını keşfetmeye çabalıyoruz. Minibüs ana yoldan içeri doğru saptığında sağımız solumuz genişlemeye başlıyor. Şimdi dağların yamacında değiliz. Yolun iki yanında yemyeşil ovalar uzanıyor. Arkasında morlu kırmızılı dağlar heybetle bizi bekliyorlar. Artık düzlüğe eriştik diye fısıldıyor yol. Tapduk Emre bekliyor. Bacım Sultan babacığına çoktan haberi uçurmuş olmalı.
Türbenin avlusuna girer girmez, kadın bir türbedar bizi karşılıyor. Remziye Teyze. Mermer çeşmede abdest alırken yanı başımda bekliyor, hemen elindeki peçeteyi uzatıyor. Ah Tapduk Emre dedem, işte misafirlerini Remziye Teyze aracılığıyla böyle karşılıyor. Teyze bahçedeki süslü bir kabri göstererek, “Bu Mısır prensesi Tapduk Emre’yi görmek için gelmiş, yolda vefat etmiş. Tapduk Emre onun buraya gömülmesini ve ziyaretçilerin de ilk burada dua etmesini istemiş” diyor. Burada da kadınların el üstünde tutulduğunu, hizmetin kadından geldiğini görüyorum. Derin bir iç çekerek türbenin içine giriyorum. Sıra sıra dizili minderlerden yeşil kadife olanı seçip üzerine oturuyorum. İçeri girer girmez kudretin manasını tüm bedenimde hissediyorum. Bilmem ne kadar süre hatta süresizlik içinde geçen bir söyleşmeden ve halleşmeden sonra dışarıda perdelerle kapatılmış yere oturuyorum. Remziye Teyze perdenin arkasından bizi gözlüyor. “Teyze gel, müsait burası” diyorum. “Çay demledim kızım, soğumadan çağırayım dedimdi, ondan bekliyorum.” diyor. Yaptığı gözlemek değil gözetmekmiş oysa. Bir ah daha, bir vah daha çekiyorum. Gönlümün ateşi iyiden iyiye tütmeye başlıyor.

Anadolu’da fark ettiğim şeylerden biri sofranın önemi. Misafiri sofrada ağırlamak burada bir seremoni haline gelmiş. Sofranın illa ki mükellef olmasına gerek yok. Burada gözlemlediğim zaten sofranın kendiliğinden, bir şekilde o anda her ne mevcut ise onunla hazırlanması. Yani sofranın manası elde avuçta mevcut olan rızkı paylaşarak bereketi arttırmak. Bugünün sofrası da Remziye Teyzenin türbedar kulübesinde kuruluyor. Tek gözlü ahşap bekçi kulübesine ısınmak için giriyormuş teyze. “Buraya belediye elektrik bağlamadı.” diyor. İçeride küçük bir tüpün üzerinde çaydanlık kaynıyor. Kulübenin geniş penceresinin önündeki pervaza oturuyorum. Sofrada kızartılmış biber, bazlama, yoğurt ve turp var. Remziye Teyze hala çantasında sofraya koyacak bir şeyler arıyor. Sonunda bulduğu domatesi de doğrayıp sofraya koyuyor. Ailesinde yaşanan büyük bir kriz sonrası geçirdiği bunalımla belediyeye bu pozisyon için başvurduğunu ve kabul aldığını söylüyor. Bu süreçte Tapduk Emre ona kol kanat gelmiş. Az sonra soframıza bir amca yaklaşıyor. Remziye Teyzenin eşi de meğer burada türbeye bakıyormuş. Tapduk Emre’yi dedesi yerine koyduğunu, ona gelen misafirlere hizmetinin ve hürmetinin eksiksiz yerine getirilmesi gerektiğini söylüyor. “Buraya gelenlerin ben kulu kölesi olurum, onların arzuları başımın üstünde, arzuları yerine getiremezsem vay halime!” diyor. Bir seferinde oğlu Nallıhan terminalinde iki kadın ile karşılaşmış. Bu kadınlar Tapduk Emre’ye gelebilmenin yollarını soruyorlarmış. Oğlu da babasını gelen misafirlerden haberdar etmek için aradığında Yakup Amca “Hiçbir yere ayrılmayın, almaya geliyorum sizi!” diyip kilometrelerce yolu katetmiş arabasıyla ve o misafirleri kendi evinde ağırlamış. Aynı ilgi ve alakayı bize de gösteriyor. Hatta köy minibüsünde bir yolcunun bahsettiği ve ulaşımın gayet zor olduğunu belirttiği, Tapduk Emre’nin öğrencilerinden biri olan Şeyh Cafer Sadık Hazretlerini anlatmaya başlıyor. Yıllar önce türbesini yenilerken dağın başında nasıl da kumsuz, susuz kaldıklarını ve bir anda karşılarında beliren kumun suyla dolup kendi kendine karıldığını. “Evet, minibüste bahsettiler bu zattan lakin ulaşım çok zormuş” der demez. “Haydi arabam arka tarafta, sizi götüreyim. Siz istersiniz de ben yapmaz mıyım!” diyor. Sanki her an tetikte, nasıl daha iyi hizmet edebileceğini kolluyor. Ne olduğunu anlamadan kendimizi dağın eteklerinde, zirveye tırmanırken buluyoruz. Sonunda zirveye varıyoruz. Nefes kesici bir manzara var. Yakup Amca için Cafer Sadık Hazretlerinin kapısında olmak ve ona hizmet etmek çok özel. Kapısından niyazlarla giriyoruz. İki sanduka var. Biri Cafer Sadık Hazretlerine biri de Rahim Baba’ya ait. “Bu iki sanduka arasında uykuya dalanlar teslim olabilenler” diyor, “rüyalarında buluşuyorlar onlarla. Uykuya dalamayanlar da isterlerse sabaha kadar yatsınlar, bir şey çıkmaz” diyor. Yavaş yavaş iki sanduka arasına doğru yürüyüp oturuyorum. “Yakup Amca şimdi hiç burada uzanmayı denemeyeyim uykuya dalarsam dönüş vaktini kaçırırız” diyorum, gülüyoruz. Orada otururken eşimden bir fotoğraf çekmesini rica ediyorum. Yakup Amca “Orada fotoğrafa izin vermezler, daha önce bunlara çok inanmayan biri üst üste fotoğraf çekti ama hepsi karanlık çıktı, yandı.” diyor. Hemen telefondaki fotoğrafa bakıyoruz, yanmamış. “Demek izin vermiş baba diyor.” Çıkarken “Benim vasiyetim, vefat edince bedenimin bu kapının önüne gömülmesi. Böylece Cafer Sadık Dedemi sevenler benim üzerime basıp öyle çıkabililer huzuruna” diyor. Gözleri dolu dolu oluyor.

Burada her sene şenlik yapılıyor, dualar okunuyor, lokmalar yeniliyormuş. Bir sonraki şenliğe katılabilmek niyetiyle oradan ayrılıyor ve Tapduk Emre türbesine geri dönüyoruz.

“Sabah sizin geldiğinizi görünce apar topar minderlerin kılıfını dikip koymuştum.” diyor Remziye Teyze. Ah o yeşil kadife minderin beni nasıl ağırladığını bir bilse. “Bu saatte Nallıhan’a otobüs de araba da geçmez zor olur, olmazsa ben bırakayım sizi.” diyor Yakup Amca. “Ben sizi mağdur edersem Allah da beni nasıl biliyorsa öyle yapsın” diyor. O anda yola doğru inen bir araba görüyoruz, Remziye Teyze hemen el edip durduruyor arabayı. Nasılsa kendimizi birden arabanın içinde Nallıhan’a doğru dönerken buluyoruz. Yağmur çiselemeye başlıyor. İki yanımızdaki ovanın yeşili gözlerimizi alıyor, dağlar kızıl bir şarap gibi kaynıyor ve buralara ayak basmış nice taliplilere bu badeyi sunarak onları sarhoş etmeye devam ediyor.

Nallıhan’da iniyoruz. Bacalardan tüten dumanın, şehrin bağrında dinlendirdiği ariflerin kokusu şu üç günde üzerimize öyle bir siniyor ki her yerimiz dualanıyor. Ceplerimizde ardıç ağaçlarının çekirdekleri, Bacım Sultan’ın kuyusundan bir şişe su ve kulağımızda Yakup Amca’nın sözleriyle Nallıhan’a şimdilik veda ediyoruz.

İşte Anadolu kapılarını bize böyle açıyor.


Yazar

Aslınur

Aslınur yazarak, çizerek, resmederek, çevirerek, manevi turlar ve online dersler tasarlayarak Anadolu hikmet kültürünü modern zamanlarda canlandırmaya gayret ediyor. Boğaziçi Üniversitesinde okuduğu İngiliz Edebiyatı ve Türk Edebiyatı bölümleri, doğu ve batı arasında köprü kurmasına yardımcı oldu. Yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi İlahiyat fakültesinde İslam edebiyatı bölümünde yaparken tasavvuf edebiyatında özellikle Hz Mevlana’nın Mesnevi’sinde derinleşme şansını yakaladı. Bu sayede, Anadolu hikmet geleneğinden gelen eserleri günümüz diline ve kültürüne çevirme tutkusunu keşfetti. Bu çevirinin, kolektif şifaya ve barışa olan katkısını daha yakından keşfetmeye başladı.

Güzelliği Paylaş

copyright – all rights reserved – Gizlilik Şartnamesi

web sitesi yapımı fromEssence.com